Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri ve Surların Dibindeki Kabir
Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri kimdir ve neden Mihmandar-ı Nebî diye anılır?
Asıl adı Hâlid bin Zeyd olan Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, Medine’nin Hazrec kabilesine bağlı Neccâroğulları koluna mensup bir sahabedir. Hicret sırasında Hz. Peygamber’i evinde ilk misafir etmesi sebebiyle Mihmandar-ı Nebî unvanıyla anılır.
TDV İslam Ansiklopedisi maddesinde aktarıldığı üzere babasının adı Zeyd, annesinin adı Zehra bint Sa’d el-Hazreci’dir. İkinci Akabe Biatı’na katılan ensar arasında yer almış; Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Mekke’nin Fethi ve Huneyn başta olmak üzere neredeyse bütün gazvelere iştirak etmiştir. Gazveler boyunca Hz. Peygamber’in çadırı etrafında nöbet tuttuğu nakledilir. Vahiy katiplerinden biri olması ve kendisine yöneltilen dini meselelerde fetva verecek yetkinlikte bir fakih sayılması, onu yalnızca bir gazi değil, ilim ehli bir sahabe olarak da öne çıkarır.
Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri İstanbul kuşatmasına neden katılmıştır?
Klasik kaynaklara göre Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, sağlığı yerinde olan her müminin Allah yolunda gazaya katılması gerektiğine inanıyordu. Bu inanç, doksanlı yaşlarında bile sefere çıkmasının temel sebebi olarak aktarılır.
Hz. Ebû Bekir devrindeki savaşlara, Hz. Ömer döneminde Suriye, Filistin ve Mısır seferlerine, Hz. Osman döneminde ise Kıbrıs seferine katıldığı kayıtlıdır. Konstantinopolis’in, Hz. Peygamber’in fetih müjdesine konu olan şehir olarak görülmesi, bu son seferi onun için sıradan bir askeri harekattan çok daha fazlası haline getirmiştir. Hz. Muaviye devrinde, hicri 40’lı yıllarda gerçekleştirilen ilk büyük muhasaralardan birine iştirak etmiştir. Bir rivayet onu kuşatmanın ilk safhasında, bir diğeri ise kuşatmanın uzaması üzerine gönderilen Yezîd bin Muâviye komutasındaki takviye birliğinin içinde gösterir.
Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin vasiyeti neydi ve nereye defnedilmiştir?
Kuşatma sürerken hastalanan Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, cenazesinin ordunun ilerleyebildiği en ileri noktaya, yani surların hemen dibine defnedilmesini vasiyet etmiştir. Cenaze namazını Yezîd bin Muâviye kıldırmıştır.
Vefat yılı için kaynaklarda en sık zikredilen tarih hicri 49 (miladi 669) olmakla birlikte, 50, 52 ve 55 hicri yılları da alternatif olarak geçer. Vasiyetin arkasındaki niyet iki katmanlıdır: hem kuşatmayı sürdüren mücahitlerin moralini yükseltmek hem de bedenini fetih idealine adamak. Küçük bir askeri birlik, tabutu surlara en yakın noktaya kadar taşıyarak defin işlemini tamamlamıştır. Bu tercih, sahabe neslinden Osmanlı’ya uzanan fetih zincirinin ilk halkası olarak okunur.
Kabir, Bizans döneminde nasıl korunmuştur?
Rivayetlere göre İslam ordusu çekildikten sonra Bizanslılar kabri tahrip etmemiş, üzerine dört sütunla taşınan bir kubbe inşa ederek geceleri burada kandil yakmışlardır. Kabir, kıtlık zamanlarında Bizans halkı için de bir medet umma makamı olmuştur.
Kabrin yakınındaki bir pınarın hastaları iyileştirdiğine inanılması, bölgenin kutsallık algısını güçlendirmiştir. Bu ayazmanın, şifa verici azizlere ithaf edilen Hagios Kosmas-Damianos Kilise ve Manastırı Külliyesi ile mekansal bir irtibatı bulunduğu düşünülmektedir. Ancak yılındaki Latin-Haçlı istilasında Ortodokslara ait kutsal mekanlar yakılıp yıkılırken kabir ve üzerindeki kubbe de tahrip olmuş, yer zamanla tamamen unutulmuştur. Fetihten sonraki arayışın zorluğu, tam olarak bu iki yüzyıllık unutuluştan kaynaklanır.
Tarihsel Bağlam ve Vakıf Süreci
Eyüp Sultan Camii ne zaman ve kim tarafından inşa edilmiştir?
Külliye, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri tarafından – (hicri 863) yıllarında inşa ettirilmiştir. Cami, türbe, medrese, imaret, hamam ve hazireden oluşan yapı topluluğu, fetihten yalnızca beş yıl sonra tamamlanmıştır.
Fatih Mehmet II Vakfiyeleri neşrinde ortaya konduğu üzere külliye, İstanbul’un sur dışında kurulan ilk Türk-İslam yerleşiminin hukuki ve coğrafi omurgasını oluşturmuştur. Tarihçiler yapıyı, Topkapı Sarayı’ndan bile önce tamamlanmış olması sebebiyle şehirdeki ilk büyük Osmanlı külliyeleri arasında sayar. Bu kronolojik öncelik tesadüf değildir: yeni başkentin idari merkezi kurulmadan önce manevi merkezinin tesis edilmesi, fethin meşruiyetini sahabe kabri üzerinden temellendiren bilinçli bir devlet tercihidir.
Eyüp Sultan Külliyesi’nin vakfiyesi hangi tarihte yeniden düzenlenmiştir?
Külliyenin orijinal vakfiyesi kaybolduğu için, Sultan III. Murad Han’ın emriyle hicri 990 (miladi ) yılında yeni bir vakfiye kaleme alınmıştır. Bu metin, külliyenin idari ve mali gücünü belgeleyen temel kaynaktır.
Vakfiyenin yanı sıra hicri 894-895 (miladi 1489-1490) tarihli muhasebe defterleri de elimizdedir. Ömer Lûtfi Barkan’ın Ayasofya Camii ve Eyüb Türbesi’nin 1489-1491 yıllarına ait muhasebe bilançoları üzerine yaptığı çalışma, bu defterlerin iktisat tarihi açısından değerini ortaya koymuştur. Bilançolar, külliyenin gelir ve gider kalemlerini kalem kalem gösterdiği için yapının yalnızca bir ibadet mekanı değil, ciddi bir iktisadi havzayı yöneten kurum olduğunu kanıtlar.
Külliyenin vakıf sınırları ve gelir kaynakları nerelerdeydi?
Vakfiyede belirtildiği üzere yerel mülk hududu Eğrikapı’dan Müderris köyüne, oradan Germe su kemerine, ardından Alibeyköy üzerinden Haliç boyunca uzanarak yeniden Eğrikapı’ya ulaşan geniş bir arazi dilimini kapsar.
Bu yerel sınırların ötesinde, külliyenin daimi gelirini güvence altına almak için Rumeli ve Anadolu coğrafyasında yüzlerce köy ve arazi vakfedilmiştir. Rumeli tarafında Edirne, Kızılağaç, Filibe, Vize, Keşan ve Silistre bölgelerindeki tarım arazileri ve köyler; Anadolu tarafında ise Mihalıç, Koçaç, Gediz, Bayındır, Bursa, İznik, Ulubat ve Hereke çevresindeki araziler, ormanlar ve köyler külliyeye bağlanmıştır. İki kıtaya yayılan bu mülk ağı, tek bir mabedin ayakta kalması için kurulmuş imparatorluk ölçekli bir finansman sisteminin somut vesikasıdır.
Vakıf gelirleri hangi hizmetleri finanse ediyordu?
Vakıf gelirleri; imamlar, hatipler, türbedarlar, cüzhanlar, imaret çalışanları ve mütevellilerin gündelik ödeneklerini (ulûfe) karşılıyordu. Aynı gelirler, yoksullara günde iki öğün sıcak yemek dağıtan aşhane-imaretin kesintisiz işlemesini de temin ediyordu.
Bu yapı, Osmanlı vakıf sisteminin işleyiş mantığını örnekler: mülkten elde edilen gelir, doğrudan hizmete dönüşür ve hizmet nesiller boyu sürekli kılınır. Kadro çeşitliliği, külliyenin gündelik hayatını da tarif eder. Cüzhanların kesintisiz Kur’an tilaveti, türbedarların ziyaret düzenini idare etmesi ve imaret kazanlarının her gün iki kez kaynaması, mekanı sabit bir ritme oturtmuştur. Vakıf muhasebesinin titizliği, bu ritmin yüzyıllar boyunca aksamadan sürdürülmesini sağlamıştır.
Mimari Analiz ve Yapısal Özellikler
Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri dönemindeki ilk cami nasıl bir plana sahipti?
İlk cami dikdörtgen planlıydı. Harim, büyük bir merkezi kubbe ile mihrap tarafında bu kubbeyi destekleyen daha alçak bir yarım kubbe tarafından örtülüyordu. Mihrap nişi, kıble duvarından dışarı taşan bir çıkıntı içindeydi.
Hadîkatü’l-cevâmi’ kaydında aktarıldığı üzere külliye, avlu etrafında sıralanan on altı hücreli revaklı bir medrese, imaret, hamam ve türbeden oluşuyordu. Mermer son cemaat yeri revağı dört sütunlu ve beş kubbeliydi. Cümle kapısının üzerinde celi hatla yazılmış “Hamden li-llah beyt-i mamur oldu bu” ibaresi yer alıyordu. yılındaki büyük Eyüp yangınında hünkar mahfili ve ana kubbe hasar görmüş, yapı kısa sürede onarılmıştır. Klasik dönem şeması, 1798’e kadar bu haliyle ayakta kalmıştır.
Eyüp Sultan Camii neden 1798 yılında tamamen yıktırılmıştır?
Caminin büyük İstanbul depreminde kubbe ve duvarlarında onarılamayacak çatlaklar oluşmuştur. Sultan III. Selim Han, 12 Şevval 1212 (30 Mart ) tarihinde yapının minareler hariç tamamen yıktırılmasını emretmiştir.
Yıkım yüzeysel bir müdahale değildir: yapı, yaklaşık altı arşın (4,5 metre) derinliğe, yani temeline kadar inilerek sökülmüştür. Yirmi sekiz ay süren inşa faaliyeti Bina Emini Uzun Hüseyin Efendi’nin idaresinde yürütülmüş; dönemin Hassa Başmimarı Mimar Mehmet Arif Ağa ile yardımcıları Yani Kalfa ve Kofyanoz Kalfa şantiyeyi yönetmiştir. Yeni yapı 25 Ekim tarihinde selamlık töreniyle resmen açılmıştır. Minarelerin korunması, yeni yapının eski silüetle bağını kesmeyen bilinçli bir süreklilik kararıdır.
Bugünkü caminin taşıyıcı sistemi nasıl kurgulanmıştır?
Cami, Mimar Sinan’ın klasik dönemde geliştirdiği sekiz destekli baldaken plan şemasının geç Osmanlı mimarisindeki son büyük uygulamasıdır. 16 metre çapındaki ana kubbe, sekiz güçlü desteğe oturan kemerlerle taşınmaktadır.
Bu sekiz desteğin altısı yuvarlak kesitli masif payelerden, ikisi ise kıble duvarındaki mihrap çıkıntısının köşelerinde yer alan taşıyıcılardan oluşur. Ana kubbe sekiz yönden eksedralarla desteklenir, köşelerde ise dört küçük kubbe yer alır. Harim beyaz kesme taştan inşa edilmiş, iyon tarzı sade başlıklı pirinç kaplamalı mermer sütunlar taşıyıcı sistemi görsel olarak hafifletmiştir. Üç yönden ince galerilerle (kadınlar mahfili) çevrelenen mekanda, sarkan kristal avizeler ve bol pencereli duvarlar sayesinde aydınlık bir iç atmosfer elde edilmiştir. Kubbenin gökyüzünü ve birliği temsil eden geometrisi, bu ışık düzeniyle birleşerek yapının manevi aurasını taşıyan asıl unsurdur.
Caminin mihrabı ve minberi hangi üslupta bezenmiştir?
Harimin kıble yönüne doğru dışa taşan derin nişi içindeki mermer mihrap, dalgalı ve kıvrımlı akant yapraklarıyla, yani “S” ve “C” kıvrımlarıyla taçlandırılmış barok bir eserdir. Minber de aynı üslupta, üstün mermer işçiliğiyle bezenmiştir.
Barok bezemenin bu ölçüde serbest kullanımı, 18. yüzyıl sonu İstanbul mimarisinin Avrupa süsleme diliyle kurduğu ilişkinin olgun aşamasını gösterir. Ünver Rüstem’in Ottoman Baroque başlıklı çalışmasında ortaya konduğu üzere bu üslup, taklit değil, imparatorluğun kendi mimari dilini yenileme iradesidir. İç mekandaki iyon sütun başlıkları ve akant yaprağı motifleri, klasik dönemin mukarnas geleneğinin yerini alır. Buna karşın plan şeması Osmanlı klasik geleneğine sadık kalmıştır; yani yapı, kabuğunda barok, iskeletinde klasiktir.
Eyüp Sultan Camii’nin minareleri kaç adettir ve hangi değişiklikleri geçirmiştir?
Caminin iki minaresi vardır. İlk yapıldığında kısa olan minarelerin boyu yılında Sultan III. Ahmed Han döneminde mahya kurulabilmesi amacıyla uzatılmış ve minareler ikişer şerefeli hale getirilmiştir.
yılında düşen yıldırım deniz tarafındaki minareyi hasara uğratmış, minare Sultan II. Mahmud Han döneminde yeniden inşa edilmiştir. depreminde ise Haliç tarafındaki kalın gövdeli minare üst şerefesine kadar çatlamış ve bir yıl sonra Sultan II. Abdülhamit Han Hazretleri’nin emriyle acilen onarılmıştır. Minarenin dikey yükselişi, tevhidin “elif” harfini çağrıştıran bir işaret olarak okunur; Eyüp siluetinde bu iki dikey unsur, servilerin çizgisiyle birlikte semtin karakterini belirler.
Avlu Düzeni, Çimen Sofa ve Mevlevi Sikkeli Şebekeler
Eyüp Sultan Camii’nin iç avlusu nasıl düzenlenmiştir?
Dış avludan iç avluya geçildiğinde, on iki sütuna oturan on üç kubbeli revaklı bir düzen ziyaretçiyi karşılar. Avlunun ortasında, 10,20 x 7,18 metre ölçülerinde dikdörtgen kesitli bir çimen sofa yer alır.
Hadîkatü’l-cevâmi’ kayıtlarına dayanan aktarımlara göre bu sofa, eski Sinan Paşa Kasrı’nın 1798’de yıkılmasıyla açılan alanda inşa edilmiştir. Tasavvufi inanışa göre burası, Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin naaşının Bizans döneminde gasledildiği topraktır. Bu sebeple sofa, avlu içinde ikinci bir kutsal odak oluşturur. Sofayı saran demir parmaklıkların dört köşesinde, halk arasında genç kızların kısmet açmak için etrafında döndüğü hacet çeşmeleri bulunur. Avlu, böylece hem bir geçiş mekanı hem de kendi başına bir ziyaret durağıdır.
Avlu parmaklıklarındaki Mevlevi sikkeleri neyi simgeler?
Avludaki koruyucu demir şebekelerin tepeleri, dökme demirden zarif Mevlevi sikkeleriyle taçlandırılmıştır. Bu tercih, Sultan III. Selim Han’ın derviş mizaçlı bir Mevlevi olmasının doğrudan mimari yansımasıdır.
Sikke, Mevlevi dervişinin başlığıdır ve tasavvuf geleneğinde nefsin mezar taşı olarak yorumlanır. Bir padişahın yeniden inşa ettirdiği selatin camisinin demir işçiliğine bu sembolü kazıtması, hükümdarlık ile dervişlik arasındaki bağı görünür kılan nadir bir tercihtir. Metal işçiliğinin en sıradan öğesi olan parmaklık uçları, bu sayede bir inanç beyanına dönüşmüştür. Ziyaretçi avluda dolaşırken, taşıyıcı sistemin ihtişamından çok bu küçük ölçekli detayda banisinin iç dünyasını okur.
Türbe ile avluyu ayıran muvacehe penceresi ne zaman açılmıştır?
Türbe ile iç avluyu ayıran duvarda yer alan bronz döküm şebekeli büyük muvacehe (hacet) penceresi, Sultan I. Ahmed Han tarafından hicri 1022 (miladi –) yılında açtırılmıştır.
Pencerenin işlevi mimari olduğu kadar sosyaldir: türbeye girmeden, avludan doğrudan sandukaya bakarak dua etme imkanı sağlar. Yoğun ziyaret günlerinde türbe içindeki dolaşımı rahatlatan bu çözüm, aynı zamanda ziyaretin sürekliliğini güvence altına alır. Sultan I. Ahmed Han’ın aynı dönemde kadem-i şerif dolabını da yaptırmış olması, 17. yüzyıl başında türbenin bütüncül bir ziyaret programı çerçevesinde yeniden düzenlendiğini gösterir.
Eyüp Sultan Türbesi ve Mukaddes Tezyinatı
Eyüp Sultan Türbesi’nin mimari planı nasıldır?
Caminin kuzeyinde yer alan türbe, sekizgen planlı, kasnaksız ve kubbelidir. Küfeki kesme taşından inşa edilmiştir. Yapı dış görünüşünde sadeliğini korurken, iç mekanda ve giriş holünde Osmanlı çini ve hat sanatının en nadide örneklerini barındırır.
Bu sadelik-zenginlik karşıtlığı bilinçlidir: dış kabuk, sokağın ve avlunun dokusuna karışırken, iç mekan ziyaretçiyi bambaşka bir atmosfere alır. Kubbe kilit noktasında, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri devrine ait olduğu tahmin edilen ve özenli bir istifle yazılmış Âl-i İmrân Suresi’nin 193. ayeti yer alır. Alt pencerelerin üst hizasında ise tüm iç mekanı kuşatan lacivert zeminli beyaz celi çini yazı kuşağı bulunur; bu kuşakta Tevbe Suresi’nden ayetler ve besmele okunmaktadır. Üst pencereler renkli camlı revzenlerle bezenmiştir.
Türbedeki İznik çinilerinin özelliği nedir?
Türbenin revağa bakan dış duvarları ile giriş holünün duvarları, 16. ve 17. yüzyılın en parlak dönemlerine ait İznik çini panolarıyla kaplıdır. Çinilerin en belirleyici özelliği, 1580 dolaylarında üretilen mühür mumu kırmızısı renklere sahip olmasıdır.
Ermeni bolesi olarak bilinen bu sırlı kırmızı, İznik çini fırınlarının ulaştığı en yüksek teknik seviye kabul edilir. Rengin kabarık dokusu ve sır altında bozulmadan durabilmesi, çamur bileşimi ile fırın sıcaklığının kusursuz denetimini gerektirir. Bu sebeple mühür mumu kırmızısı, Osmanlı seramik sanatının teknik zirvesini tarihlendiren bir ölçüt işlevi görür. Türbenin duvarları, bu açıdan yalnızca bir bezeme yüzeyi değil, aynı zamanda İznik üretiminin altın çağını belgeleyen bir arşivdir.
Türbedeki gümüş şebekeyi kim yaptırmıştır?
Kabrin ortasındaki gümüş şebekeyi ilk defa Sultan I. Ahmed Han gümüş telden yaptırmıştır. Lale Devri’nde Damad İbrahim Paşa onartmış, nihayet Sultan III. Selim Han hicri 1207 () yılında bugünkü som gümüş barok şebekeyi döktürmüştür.
Şebekenin ön kısmında, Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin sancaktarlığına telmihen sembolik bir gümüş Sancak-ı Şerif muhafazası ile istiridye kabuğu motifleri yer alır. Ayak ucunda ise şair Münib Efendi’nin nazmettiği, ebced hesabıyla 1207 tarihini veren mısralar gümüş oyma olarak işlenmiştir. Bu mısralarda Sultan I. Ahmed Han’ın önceki himmeti ile Sultan III. Selim Han’ın yeni eseri birlikte anılır. Sandukanın üzerinde ayrıca dökme ve dövme som gümüş ile altından yapılmış otuz altı adet buhurdan ve zemzemiyye bulunur; bunlar Sultan III. Ahmed Han’ın hediyesidir.
Sandukayı örten Kisve-i Şerif kimin eseridir?
Sandukanın üzerindeki siyah atlastan sırma simli Kisve-i Şerif, Sultan II. Mahmud Han tarafından yaptırılmıştır. Üzerindeki celi sülüs hatların büyük bölümü devrin hattatı Mustafa Râkım Efendi’ye aittir.
Sırma kuşak üzerindeki yazılar ise bizzat Sultan II. Mahmud Han’ın kendi el hattından çıkmıştır; bu, bir padişahın hattatlığını doğrudan türbe tezyinatına taşıdığı ender örneklerdendir. Türbenin iç pencerelerinde asılı siyah atlas perdeler de sıradan kumaşlar değildir: Medine-i Münevvere’deki Ravza-i Mutahhara için özel olarak dokunmuş sırma işlemeli kumaşlardan kesilerek teberrüken buraya asılmıştır. Perdelerin üzerinde kendi dokumasından Kelime-i Tevhid ve Şehadet ibareleri parıldar. Türbe duvarlarında ayrıca Hattat Osman Efendi’nin hicri 1101 (1689-1690), Hattat Ahmed Razi Efendi’nin hicri 1189 (1775), Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi ve Mahmud Celaleddin Efendi’nin hicri 1251 (1835) tarihli celi sülüs levhaları yer alır.
Türbenin kapıları hangi dönemlerde yenilenmiştir?
Türbe girişindeki ahşap kapı kanatları Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri dönemine aitti. Sultan I. Abdülhamid Han hicri 1200 () yılında bu kanatları kaldırarak yerlerine tunç kapı kanatları koydurmuştur.
Tunç kapının hemen önünde, hat sanatkarı olan Sultan II. Abdülhamit Han Hazretleri’nin bizzat kendi elleriyle ince marangozluk aletleriyle oyarak yaptığı sedef kakmalı ahşap kapı bulunur. Bir padişahın kendi el emeğiyle ürettiği bu parça, hanedanın türbeyle kurduğu ilişkinin protokolden ibaret olmadığını gösterir. Kapılar, birbirini izleyen dört asır boyunca her padişahın bu eşiğe kendi imzasını bırakma arzusunun somut kaydıdır.
Nakş-ı Kadem-i Saadet nerede muhafaza edilmektedir?
Türbe içinde, Hz. Peygamber’in mermer üzerine nakşedilmiş ayak izinin muhafaza edildiği pirinç kapaklı özel bir niş, yani pişegah dolabı bulunur. Bu dolap, Sultan I. Ahmed Han devrinde hacet penceresi duvarıyla birlikte yapılmıştır.
Dolabın üzerinde Sultan I. Ahmed Han ve Sultan III. Selim Han’ın kaleme aldığı manzumeler asılıdır. Sultan I. Ahmed Han’ın mısralarında kadem-i şerifi tacı gibi başında taşıma arzusu dile getirilir. Sultan III. Selim Han’ın manzumesinde ise nakşın taş sanılmaması, alem değerinde bir cevher olduğu vurgulanır. İki padişahın aynı niş önünde buluşan şiirleri, türbeyi bir edebiyat mekanı haline de getirir.
Türbedeki şifalı kuyu için hangi mühendislik çözümü uygulanmıştır?
Sandukanın yakınındaki şifalı kuyu, Bizans döneminden kalan su kaynağının kendisidir. Sultan I. Ahmed Han, hicri 1016 (–) yılında kuyuyu tamamen mermerle kaplatarak ihya etmiş ve üzerine dört beyitlik bir manzume kazıttırmıştır.
Mühendislik açısından asıl dikkat çekici unsur, kuyu bileziğinin iki metre altından kuzeye, yani Haliç yönüne uzanan tarihi dehlizdir. Üstü tonozla örtülü bu kanal 1,25 metre yüksekliğe ve 2 ila 5 metre genişliğe sahiptir. Kanalın işlevi açıktır: kuyudaki suyun yükselmesi durumunda fazla suyu tahliye ederek türbeye ve sandukaya zarar vermesini önlemek. Dehlize, dış avludaki sebilden altı basamaklı mermer bir merdivenle inilebilmektedir. Kutsal mekanın korunması için kurulan bu sessiz hidrolik sistem, Osmanlı yapı mühendisliğinin görünmeyen katmanını temsil eder.
Kılıç Kuşanma Merasimleri (Taklid-i Seyf) ve Cülus Protokolü
Kılıç kuşanma merasimi neden Eyüp Sultan Camii’nde yapılırdı?
Cülustan yaklaşık 5 ila 15 gün sonra icra edilen Taklid-i Seyf merasimi, Eyüp Sultan Türbesi önünde yapılırdı. Bu tercih, padişahlığın bir sahabe kabrinin manevi onayıyla tamamlandığı inancına dayanır.
Abdülkadir Özcan’ın Büyük İstanbul Tarihi içindeki İstanbul’da Cülus ve Kılıç Kuşanma Törenleri başlıklı çalışmasında ortaya konduğu üzere merasim, Avrupa hükümdarlarının taç giyme törenlerinin Osmanlı protokolündeki karşılığıdır. Ancak kılıç, taçtan farklı olarak iktidarın yanı sıra cihat ve adalet sorumluluğunu da simgeler. Kaynaklarda tahta çıkarken kılıç kuşanan ilk padişah Sultan II. Murad Han kabul edilir; Eyüp’te yapılması ise fetihten sonra adet haline gelmiş ve Sultan I. Ahmed Han döneminde standart bir cülus parçasına dönüşmüştür. Geleneği başlatan Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’ne ilk kılıcı hocası Akşemseddin Hazretleri kuşatmıştır.
Tören alayının protokol sırası nasıl düzenlenirdi?
Alay günü karadan hareket edildiğinde, saraydan Eyüp’e uzanan güzergahta devlet ricali sabit bir hiyerarşiyle yürürdü. En önde asesbaşı ve subaşı yol emniyetini sağlar, en arkada padişahın hemen önünde sadrazam ve şeyhülislam yan yana at sürerdi.
Teşrifat defterlerine dayanan aktarımlara göre öncü birliklerin ardından Divan-ı Hümayun çavuşları, müteferrikalar ve sarayın altı bölüm ağaları gelirdi. Onları şikar ağaları, kapıcıbaşılar ve Enderun’un rikab ağalarından mir-i alem, birinci mirahur ve çeşnicibaşı izlerdi. İlmiye sınıfı bloğunda ulema, şeyhler, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, İstanbul kadısı ve yüksek rütbeli kadılar yer alırdı. Bürokrasi kanadında defterdar, reisülküttab, çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası bulunurdu. Alay gününün tespiti için önce saray müneccimbaşısından eşref saat istenir, hazırlanan zayiçe padişaha takdim edilirdi.
Merasimde hangi deniz ve kara güzergahları kullanılırdı?
Deniz güzergahında padişah, Topkapı Sarayı’nın İncili Köşk iskelesinden üç fenerli saltanat kayığına biner, Haliç boyunca ilerleyerek Bostan İskelesi’ne yanaşırdı. Dönüş genellikle karadan yapılırdı.
Padişahın kayığına darüssaade ağası, silahtar, çuhadar ve diğer musahip ağaların kayıkları eşlik ederdi. İskelede, karadan alay nizamıyla gelmiş sadrazam, şeyhülislam, vezirler, yeniçeri ağası ve ulema töreni karşılardı. Merasimin ardından padişah Edirnekapı’dan şehre girerek Cülus Yolu üzerinden saltanat merkezine dönerdi. Bu güzergahta Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri, Yavuz Sultan Selim Han, Kanuni Sultan Süleyman Han ve Sultan II. Bayezid Han’ın türbelerini ziyaret etmek zorunlu bir protokoldü. Ecdat türbelerinin sırayla ziyareti, hanedanın kesintisizliğini halka gösteren bir görsel anlatıydı.
Padişahlara hangi kılıçlar ve kimler tarafından kuşatılırdı?
Kuşanılacak kılıç, mukaddes emanetler arasından Hz. Muhammed, Hz. Ömer, Hz. Osman veya Osman Gazi’ye nispet edilen kılıçlar arasından seçilirdi. Kılıcı kuşatan şahıs her dönem aynı makamdan gelmezdi.
Sultan I. Ahmed Han’a 1012 (1603) yılında Şeyhülislam Ebülmeyamin Mustafa Efendi; Sultan IV. Murad Han’a devrin Celvetiyye azizi Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdâyî Efendi; Sultan II. Süleyman Han’a Şeyhülislam Debbağzâde Mehmed Efendi ile Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa birlikte; Sultan I. Mahmud Han’a 1143 (1730) yılında Nakîbüleşraf İmadzâde Seyyid Mehmed Efendi kılıç kuşatmıştır. Sultan III. Mustafa Han’a 1757’deki töreninde Şeyhülislam Feyzullah Efendi ve Nakîbüleşraf refakatinde Hz. Ömer’e ait kılıç kuşatılmış, türbe önünde elli adet kurban kesilmiştir. Şeyhülislamdan tarikat şeyhine uzanan bu çeşitlilik, saltanatın hem ilmiye hem tasavvuf otoritesinden onay aldığını gösterir.
Sultan II. Mahmud Han’ın çift kılıç ritüeli neyi ifade eder?
Sultan II. Mahmud Han, 1808 cülusunda türbede ayağa kalkıp kıbleye dönmüş; önce sağ tarafına Hz. Muhammed’in kılıcını kuşanmış, birkaç dakika dua ettikten sonra bu kılıcı çıkarıp sol tarafına Osman Gazi’nin kılıcını takmıştır.
Merasim öncesinde kılıçlar Silahtar Ağa’nın omzunda Bâbüssaâde’ye getirilmiş, oradan Nakîbüleşraf’ın omzuna teslim edilerek Eyüp’e kadar yaya taşınmıştır. Kur’an tilaveti ve tekbirler eşliğinde gerçekleşen çift kuşanma, hilafet ve saltanat liderliğinin tek şahısta birleştiğinin açık ilanıdır. Sağ taraf dini otoriteyi, sol taraf hanedan otoritesini temsil eder. Ritüelin bu kadar ayrıntılı kurgulanması, tahta çıkışın bir devlet töreninden çok bir inanç beyanı olarak tasarlandığını gösterir.
Şehzadebaşı şerbet ikramı ve buçukçu geleneği nedir?
Alay karadan ilerlerken Şehzadebaşı’ndaki Eski Odalar önünde durur, altmış birinci cemaatin odabaşısı yeni padişaha gümüş veya kristal bir kase içinde buzlu şerbet takdim ederdi. Padişah at üstünde şerbeti içer, kaseyi altın akçelerle doldurarak iade ederdi.
Yeniçeriler bu altınlarla kışlada kurban keser ve fakirlere dağıtırlardı. Alay boyunca padişahın yanında “buçukçu” adı verilen saray görevlileri bulunurdu. Bu görevliler, yeni padişah adına basılmış taze gümüş akçeleri ve buçukluk denilen ufak paraları torbalardan çıkararak yol kenarındaki halkın üzerine saçarlardı. Alay sırasında hassa kasapbaşısı nezaretinde fakirlere dağıtılmak üzere kırk ila elli adet kurban kesilirdi. Bu uygulamalar, cülusu saray protokolünün dışına taşırarak halkın doğrudan katıldığı bir rıza ve paylaşım törenine dönüştürürdü.
Son kılıç alayı nasıl gerçekleşmiştir?
Sultan V. Mehmed Reşad Han’ın yılındaki kılıç alayı, geleneğin son görkemli örneğidir. Padişah Dolmabahçe rıhtımından Söğütlü vapuruna binmiş, donanma zırhlılarının top atışları eşliğinde Eyüp İskelesi’ne gelmiştir.
Limanda demirli sırmalı ve sancaklı Mesudiye, Âsarıtevfik, Peykişevket ve Fethibülent zırhlıları yirmi birer pare top atışıyla selam durmuştur. Vapur köprüleri geçip Haliç’e girdiğinde tersanelerdeki savaş gemileri de yirmi birer pare top atmıştır. Padişah iskeleye ayak basarken Ertuğrul Bandosu yeni bestelenen Sultan Reşad Marşı’nı çalmış, türbedarların buhurdan kokuları arasında karaya çıkılmıştır. Kılıcı, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin torunlarından Konya Mevlevî Azizi Abdülhalim Çelebi bizzat beline bağlamıştır. Kaynaklar, geleneğin Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nden son padişah Sultan VI. Mehmed Vahdeddin Han’a kadar sürdüğünü aktarır.
Külliye Sistemi ve Sosyal İşlev
Eyüp Sultan Külliyesi hangi yapılardan oluşuyordu?
İlk külliye; cami, türbe, on altı hücreli revaklı medrese, imaret, hamam ve hazireden meydana geliyordu. Medrese hücreleri avlunun iki yanında sekizer oda halinde sıralanmıştı.
Bu program, Osmanlı külliye anlayışının fetih sonrası ilk uygulamasıdır: ibadet, eğitim, iaşe ve temizlik işlevleri tek bir vakıf çatısı altında toplanır. Külliyenin hamamı Türbe Hamamı adıyla anılmış, yılındaki büyük depremde tamamen yıkılarak sonradan onarılmıştır. Külliye, iç avlu, dış avlu, hazireler ve türbe dahil olmak üzere yaklaşık 5.000 metrekarelik bir yerleşim alanı kaplar. Yapı topluluğunun sur dışında konumlanması, şehrin batı yönündeki gelişiminin de ilk çekirdeğini oluşturmuştur.
Külliyedeki imaret hangi hizmeti veriyordu?
Külliyenin aşhane-imareti, yoksullara günde iki öğün sıcak yemek dağıtıyordu. Bu hizmet, Rumeli ve Anadolu’daki vakıf mülklerinden gelen gelirlerle kesintisiz olarak finanse ediliyordu.
İmaret geleneğinin Eyüp’teki sürekliliği bugün de izlenebilir. Çevredeki Mihrişah Valide Sultan Külliyesi’nin imareti, halen her gün muhtaçlara sıcak yemek dağıtarak orijinal vakıf işlevini sürdüren İstanbul’daki ender kurumlardandır. Aynı semtte iki farklı yüzyıla ait iki imaretin varlığı, Eyüp’ün yalnızca ziyaret değil, aynı zamanda süreklilik gösteren bir sosyal yardım havzası olduğunu gösterir. Vakıf sisteminin gücü, tam da bu kesintisizlikte ortaya çıkar.
Şehircilik, Semt Ekonomisi ve Çevre İlişkisi
Eyüp neden sur dışındaki ilk Türk-İslam yerleşimi kabul edilir?
Külliyenin fetihten hemen sonra sur dışında kurulması, çevresinde hızla bir mahalle dokusunun oluşmasını sağlamıştır. Eyüp, vakıf yapıları, tekkeler ve medreselerle birlikte şehrin batı yönündeki ilk planlı Türk-İslam yerleşimi haline gelmiştir.
Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Fâtih Devri Sonlarında İstanbul Mahalleleri üzerine yaptığı çalışma, bu yerleşimin erken dönemdeki iskan yapısını belgeler. Semt zamanla ibadet, defin, eğitim ve üretim işlevlerini bir arada barındıran bütünleşik bir havzaya dönüşmüştür. Bugün de aynı doku okunabilir: meydan, avlu, hazire ve çarşı birbirini takip eden halkalar halinde dizilir. Eyüp’ün manevi merkez kimliği, bu fiziksel kurgu tarafından sürekli olarak yeniden üretilir.
Eyüp oyuncakçılığı nasıl doğmuştur?
Erkek çocuklarının sünnet olmadan önce tören elbiseleriyle Eyüp Sultan Türbesi’ni ziyaret etmesi köklü bir Osmanlı geleneğidir. Türbe yolunda çocukların gönlünü hoş etmek amacıyla Eyüp oyuncakçılığı doğmuştur.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sindeki tarihli kayıtlara göre Eyüp Oyuncakçılar Çarşısı’nda yüz adet oyuncakçı dükkanı bulunuyor ve buralarda yüz beş usta çalışıyordu. Oyuncaklar tamamen Haliç çevresindeki imalathanelerin ve tersanelerin ahşap, deri ve toprak artık malzemelerinin değerlendirilmesiyle üretilirdi. Toprak düdükler, tahta arabalar, davullar ve minyatür beşikler fırınlanıp boyanarak satılırdı. 19. yüzyıl başlarında dükkan sayısı 25-30’a düşmüştür. Unutulmaya yüz tutan bu gelenek, yılında Zal Mahmud Paşa Külliyesi içinde açılan özel bir atölye sayesinde yeniden canlandırılmıştır.
Eyüp çömlekçiliği ve tıyn-i mahtum nedir?
Zal Mahmud Paşa Camii’nin arka sırtlarındaki yamaçlarda yoğun bir çömlek üretimi vardı. Evliya Çelebi bu bölgede iki yüz elli kadar çömlekçi fırını bulunduğunu kaydeder.
Kaliteli üretim için Kağıthane ve Sarıyer yamaçlarından özel çamurlar getirilir; İstinye ve Büyükdere tepelerinden alınan killi toprak bu çamurla belirli oranlarda karıştırılırdı. Bu fırınlarda tıyn-i mahtum, yani mühürlü toprak adı verilen kokulu, beyaz ve özel bir kilden kaseler ve bardaklar imal edilirdi. Bu kaplardan içilen suya hoş bir koku ve ferahlık verdiği için, Eyüp’ü ziyaret eden yabancı elçiler ve seyyahlar bu kaseleri memleketlerine kıymetli birer hatıra olarak götürürlerdi. Sarraf Hovannesyan’ın kayıtlarına göre kırka yakın büyük çömlek imalathanesinde çalışan ustaların ve işçilerin büyük çoğunluğu Ermeni tebaaydı.
Eyüp kaymağı, kebapçıları ve kar kuyuları nasıl bir ekonomi kurmuştu?
Semtin servili tepelerinin arkasında kurulu mandıralarda üretilen Eyüp yoğurdu ve kaymağı İstanbul genelinde çok makbuldü. Türbe kapısı önünde sıralanan kaymakçı dükkanları, meşhur Eyüp kebapçılarıyla yan yana hizmet verirdi.
İstanbul halkı yalnızca bu kebabı ve kaymağı yemek için mesire günlerinde Eyüp’e akın ederdi. Semtin üst sırtlarında, Gümüşsuyu vadisi yamaçlarında derin kar kuyuları bulunuyordu. Kışın yağan karlar bu kuyularda sıkıştırılıp üzeri hasırlarla örtülerek saklanır; yazın Karcıbaşı nezaretinde bu buzlar sarayın, konakların ve kaymakçıların soğutma ihtiyacını karşılamak üzere şehre indirilirdi. Kar kuyuları, ziyaret ekonomisi ile gündelik gıda üretimini birbirine bağlayan sessiz bir lojistik altyapıydı.
Eyüp sahil yalıları hanedan kadınları için neden şifa mekanıydı?
18. ve 19. yüzyıllarda Defterdar ile Bahariye kıyıları, hanedan mensubu kadınların inşa ettirdiği görkemli yalılarla doluydu. Bu yalılar, ağır hastalık ve nekahet dönemlerinde bir sığınak işlevi görüyordu.
Sultan III. Mustafa Han ve Sultan I. Abdülhamid Han’ın kızları olan Şah Sultan, Hatice Sultan, Hibetullah Sultan, Beyhan Sultan ve Esmâ Sultan’ın sahil sarayları bu bölgedeydi. Kadın sultanlar ömürlerini genellikle Boğaziçi yalılarında geçirir; ancak yaşlandıklarında veya bir hastalık sonrası nekahet döneminde Eyüp’ün servili, rüzgarsız ve uhrevi havasından şifa bulmak amacıyla buradaki yalılara taşınarak inzivaya çekilirlerdi. Bu yalıların yerlerinde daha sonra endüstrileşme hamlesiyle Feshâne, Dakikhâne ve İplikhâne gibi fabrikalar kurulmuştur.
Eyüp Nekropolü ve Hazire
Eyüp neden İslam dünyasının en büyük mezarlık bölgelerinden biridir?
Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin manevi şefaatine yakın olma arzusu, mabedin etrafındaki tepeleri devasa bir nekropole dönüştürmüştür. Bölge, Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra İslam dünyasının en büyük mezarlık alanlarından biri kabul edilir.
Cami çevresi erken dönemden itibaren saray erkanı, ulema, mutasavvıflar ve şairlerin defnedildiği geniş bir hazireye dönüşmüştür. Vakıf yapıları, tekkeler ve medreselerle birlikte oluşan bu doku, İstanbul’un hafızasını taşıyan bir katman meydana getirir. Mezar taşlarının üslup çeşitliliği, 15. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan bir taş işçiliği arşivi sunar. Böylece Eyüp, bir ibadet mekanının ötesinde, şehrin kolektif belleğinin fiziksel karşılığı haline gelmiştir.
Eyüp hazirelerinde hangi önemli şahsiyetler medfundur?
Külliyenin haziresinde ve Karyağdı Bayırı yamaçlarında devlet adamları, alimler, şairler ve sanatkarlar defnedilmiştir. Sur dışındaki tek padişah kabri olan Sultan V. Mehmed Reşad Han’ın türbesi de buradadır.
Devlet adamları ve kumandanlar arasında Sokullu Mehmed Paşa, Lala Mustafa Paşa, Ferhat Paşa, Güzel Siyavuş Paşa, Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, Vezir Sinan Paşa ve Mora Valisi Şâkir Ahmed Paşa yer alır. İlim ve din alanında Şeyhülislam Ebussuud Efendi, astronom Ali Kuşçu, İstanbul’un ilk kadısı Hızır Çelebi ve ilk türbedar Şeyh Baba Yusuf Efendi medfundur. Şairler ve sanatkarlar arasında Ahmet Haşim, Ziya Osman Saba, Necip Fazıl Kısakürek, Şeker Ahmed Paşa, Zekai Dede Efendi ve Zübeyde Fıtnat Hanım bulunur. Risale-i Nur hareketinden Zübeyir Gündüzalp, Tahiri Mutlu, Bekir Berk, Abdullah Yeğin, Ahmet Aytimur ve Mustafa Sungur da buraya defnedilmiştir. Hanedan mensuplarından Prenses Âdile Sultan’ın kabri de bu topraklardadır.
Karyağdı Bayırı’ndaki Cellat Mezarlığı nedir?
Karyağdı Bayırı’nın üst sırtlarında yer alan bu bölüm, ölüm cezalarını infaz eden cellatların gömüldüğü ayrı bir mezarlık alanıdır. Cellatlar, yaptıkları iş halk arasında hoş karşılanmadığı için normal kabristana defnedilmemiştir.
Bu mezarların taşları, üzerlerinde hiçbir isim, tarih, unvan veya süsleme bulunmayan, insan boyunda, kalın ve kaba yontulmuş küfeki taşlarından ibarettir. Anonimlik burada bir ceza biçimidir: dualardan mahrum bırakılmak istenen kişilerin kimliği taşa hiç işlenmemiştir. Osmanlı sosyal tarihinin bu karanlık kaydı, günümüzde neredeyse tamamen tahrip olmuş durumdadır; taşların bir kısmı yeni mezar yapımlarında kırılıp kullanılarak yok olma noktasına gelmiştir.
Komşu Külliyeler ve Çevredeki Mimari Şaheserler
Zal Mahmud Paşa Külliyesi’nde Mimar Sinan hangi kot çözümünü uygulamıştır?
Külliye, Vezir Zal Mahmud Paşa ile Sultan II. Selim Han’ın kızı Şah Sultan tarafından – yıllarında Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Mimar Sinan, Defterdar Caddesi ile üst kottaki Zal Paşa Caddesi arasındaki dik eğimli araziyi iki düzleme bölmüştür.
Üst düzleme cami ve üst medrese, dört metre alçakta kalan alt düzleme ise türbe, alt medrese avlusu ve çeşme yerleştirilmiştir. İki kademe, son cemaat yeri ile medrese kolu arasına konumlandırılan yirmi altı basamaklı anıtsal bir taş merdivenle birbirine bağlanır. Cami, alt kottan bakıldığında fevkani, üst kottan bakıldığında tahtani bir karakter gösterir. Mimar Sinan bu yükseklik farkını değerlendirmek için harimin altına beş adet tonozlu oda yerleştirmiştir. Taş ve tuğla almaşık örgülü duvarlar yapıya kırmızı-beyaz anıtsal bir görünüm kazandırır; 12,4 metre çapındaki tek büyük kubbe harimi örterken harim üç yönden dörder sütunlu revaklarla çevrilidir. Evliya Çelebi’nin vezir camileri arasında en nurlusu olarak nitelediği harim, üç yüz altmış altı adet billur camlı pencereyle aydınlanır. Mihrabını çevreleyen İznik çinileri teknik ve desen bakımından zirvededir; alt kottaki sekizgen planlı türbede Zal Mahmud Paşa ile Şah Sultan yan yana yatmaktadır.
Mihrişah Valide Sultan Külliyesi hangi yapılardan oluşur?
Külliye, Sultan III. Mustafa Han’ın eşi ve Sultan III. Selim Han’ın annesi Mihrişah Valide Sultan tarafından – yıllarında Bostan İskelesi Sokağı üzerinde inşa ettirilmiştir.
İnşasında Başmimarlar Mehmed Ârif Ağa ve Ahmed Nurullah Ağa görev almış, yapımında yıkılan Aynalıkavak Sarayı’nın taşları devşirilerek kullanılmıştır. Külliye; on iki gen planlı, barok üslupta dilimli yuvarlak mermer cepheli bir türbe, yirmi beş kubbeli revaklı imaret avlusu, sıbyan mektebi ve barok kavisli pencerelere sahip Mihrişah Sebil ve Çeşmesi’nden oluşur. Devşirme taş kullanımı, 18. yüzyıl sonunda malzeme ekonomisinin nasıl yönetildiğini gösteren belgesel bir ayrıntıdır.
Defterdar Nazlı Mahmud Efendi Camii’nin banisi kimdir?
Eyüp’ün girişinde, Feshane’nin karşısında yükselen bu mütevazı mabet de bir Mimar Sinan eseridir. Banisi, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın maliyecisi olan ve yedi yıl defterdarlık makamında bulunan Nazlı Mahmud Çelebi’dir.
Zarif tavırları sebebiyle halk arasında bu lakapla anılan Nazlı Mahmud Çelebi, Türk hat sanatında çığır açan üstat Şeyh Hamdullah’ın bizzat öğrencisidir. Ondan aklâm-ı sitteyi, yani altı cins yazıyı meşk etmiş yetkin bir hattattır. Kendi camisinin kitabelerini bizzat kendi eliyle yazmıştır. Bir devlet adamının hem banisi hem hattatı olduğu bu yapı, Eyüp’ün sanat üreticisi kimliğini de belgeler.
Depremler, Seller ve Restorasyonlar
Eyüp Sultan Camii ve Külliyesi hangi doğal afetlerden etkilenmiştir?
Yapı topluluğu asırlar boyunca deprem, sel ve yangınlarla karşılaşmıştır. depreminde külliyenin hamamı tamamen yıkılmış, selinde sular türbenin içine kadar girmiştir.
felaketinde Kanuni Sultan Süleyman Han Halkalı’da avlanırken sele yakalanıp zor kurtulmuş; Kağıthane Deresi’nden taşan sular Eyüp semtini basmıştır. Su seviyesi türbe zemininden bir zira, yani yaklaşık 75-90 santimetre yüksekliğe ulaşmış, suların çekilmesi bir hafta sürmüş ve içeride kalın bir balçık tabakası bırakmıştır. yangını caminin dini elemanlarını yakmış, 1723’te düşen yıldırım minareleri harap edince iki şerefeli yeni minareler dikilmiştir. depremi ise yapının tamamen yıktırılıp yeniden inşa edilmesine zemin hazırlamıştır.
1847 ve 1865 onarımlarında hangi işler yapılmıştır?
Hicri 13 Zilkade 1263 (23 Ekim ) tarihli keşif raporu, son cemaat yerindeki sızıntıların önlenmesine ve harim camlarının yenilenmesine odaklanmıştır. Hicri 20 Şevval 1281 (18 Mart ) restorasyonu ise külliyenin çehresini değiştiren en kapsamlı onarım evrelerinden biridir.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki keşif defterlerine göre 1847’de, yağmur suyunun son cemaat yerinden sızarak mermer sütunlara ve kemerlere zarar vermesini önlemek için saçak alt yüzlerine yağlı boyalı teneke oluklar ve tahliye boruları eklenmiştir. Kırık ve çatlak pencerelerin renkli camları yenilenmiş, dış avludaki merdiven ve çeşmelerde harçla derz dolguları yapılmıştır. 1865 onarımında ilk keşfi Nikoli Kalfa yapmış ve bütçe 10.644,5 kuruş belirlenmişken, türbe ve diğer vakıf yapılarının da dahil edilmesiyle Hacı Anesti Kalfa ikinci ve daha kapsamlı keşfi hazırlamış, toplam bütçe 43.244 kuruşa yükselmiştir. Bu kapsamda avlu batı kapısındaki pabuçluk bölümünün çürüyen bağdadi tavanı sökülerek Sinop latasından kirişler atılmış, samanlı harç ve kireç esaslı üç kat sıva çekilerek ortası çökertmeli yeni bir tavan yapılmış ve kalemişi nakışlarla bezenmiştir. Kadınlar mahfilindeki çürüyen tel kafesler ahşap çerçeveli panellerle, hünkar mahfili koridorundaki kafesler meşe ağacından boyalı kafeslerle değiştirilmiştir. Minare kaidesine bitişik harap ahşap oda yıkılarak yerine kerpiç tuğla ile örülmüş yeni bir bölme yapılmış, kubbe kurşunları eritilerek yeniden dökülmüş, iç ve dış avlunun çürüyen kapı kanatlarının alt kısımlarına dişbudak ağacından parçalar aşılanmıştır.
1894 depremi sonrası hangi onarımlar gerçekleştirilmiştir?
Hicri 8 Cemâziyelâhir 1317 (14 Ekim ) tarihinde, büyük İstanbul depreminde hasar gören mabet için Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın imzasıyla bir keşif yürütülmüştür. Onarım için 30.754 kuruş bütçe ayrılmıştır.
Bütçe, mecidi on dokuz kuruştan hesaplanarak belirlenmiştir. Bu kapsamda caminin büyük ve küçük kubbelerindeki kurşunlar, duvar hatılları ve payelerdeki derzler tamamen yenilenmiştir. Depremde sarsılan hünkar mahfilinin mefruşatı da baştan aşağı yenilenmiştir. Deprem, aynı zamanda Haliç tarafındaki minarenin üst şerefesine kadar çatlamasına yol açmış ve minare 1895’te Sultan II. Abdülhamit Han Hazretleri’nin emriyle onarılmıştır. Yirminci yüzyılda ise 1956-1958 yıllarında geniş kapsamlı bir restorasyon gerçekleştirilmiştir.
2011-2015 restorasyonunda hangi yapısal hatalar giderilmiştir?
Türbe zeminine geçmiş dönem restorasyonlarında dökülen Portland çimento harçlı beton şap, restorasyon ekiplerince tamamen kazınarak kaldırılmıştır. Bu müdahale, kılcal yolla yükselen nemin yol açtığı tahribatı durdurmuştur.
İncelemelerde, önceki restoratörlerin türbe içindeki beş yüz yıllık orijinal tuğla döşemenin üzerine kalın bir beton şap döktükleri ve ziyaretçi kodunu yapay olarak elli santimetre yükselttikleri tespit edilmiştir. Geçirimsiz bu tabaka tarihi taş duvarların nefes almasını engellemiş; kapilarite yoluyla yükselen zemin suyu duvarlarda aşırı tuzlanma ve rutubet oluşturmuştur. Rutubet, 16. yüzyıl İznik çinilerinin arkasındaki harcı eriterek çinilerin dökülmesine ve kırılmasına yol açmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü, İBB ve KUDEB ile Hassa Mimarlık bünyesinde Yüksek Mimar Hilmi Şenalp tarafından yürütülen çalışmada ayrıca, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri devrindeki ilk inşada tasarlanmış ancak zamanla üzeri kapatılmış orijinal drenaj kanalları ve havalandırma dehlizleri yeniden bulunmuştur. Modern belediye kanalizasyon çalışmaları sırasında tıkanan bu tarihi drenaj yolları, İSKİ ile ortaklaşa temizlenerek zemin suyu seviyesi düşürülmüştür. 1953 ve 1971 restorasyonlarının yol açtığı ağır tahribat, ancak bu müdahaleyle telafi edilebilmiştir.
Restorasyonda kaç adet İznik çinisi sökülmüş ve kaç kopya üretilmiştir?
Türbe duvarlarındaki tam 7.678 adet tarihi İznik çinisi milimetrik hassasiyetle tek tek numaralandırılarak sökülmüştür. Eksik, kırık veya geçmişte çalınmış panoların tamamlanması için 2.200 adet kopya çini üretilmiştir.
Sökümün gerekçesi, türbenin üç yüz senelik deforme olmuş, çürümüş ve böceklenmiş ahşap çatı taşıyıcı sisteminin komple askıya alınmasıydı. Çinilerin arkasındaki çimentolu tuz tabakaları temizlenmiş, duvarlardaki taş onarımları tamamlandıktan sonra çiniler aslına uygun kireç esaslı harçlarla yerlerine monte edilmiştir. Kopya çiniler İznik Mavi Çini atölyelerinde geleneksel yöntemlerle, aslına uygun sır ve desen kalitesiyle üretilmiştir. Tarihi tahrifata yol açmaması için her kopya çininin arkasına üretim yılı silinmez biçimde kazınmıştır. Bu kayıt yöntemi, gelecekteki araştırmacıların özgün ile tamamlama arasındaki farkı hatasız ayırt etmesini sağlar.
Türbe çinileri 2022 yılında hangi zarara uğramıştır?
Restorasyonun tamamlanmasından yıllar sonra, yılında bir kişi türbe dışındaki dua penceresinin iki yanında yer alan çinilere, desenlerinde şeytan boynuzu olduğu iddiasıyla çekiçle vurarak ağır zarar vermiştir.
Sanat tarihi açısından büyük kayba yol açan bu saldırının ardından, İBB ve Vakıflar koruma ekipleri aynı yılın Ağustos ayında hasar gören çinileri aslına sadık kalarak onarmıştır. Olay, yüzyıllara direnen bir mirasın tek bir müdahaleyle ne kadar kırılgan hale gelebileceğini göstermiştir. Türbenin korunması, bu nedenle yalnızca teknik restorasyonla değil, kesintisiz güvenlik ve toplumsal farkındalıkla mümkündür.
Eyüp Sultan Türbesi’nin emanetleri savaş yıllarında nasıl korunmuştur?
Birinci Dünya Savaşı sırasında düşman işgali tehlikesine karşı türbedeki som gümüş parmaklıklar, gümüş şebekeler ve mukaddes emanetler emniyet amacıyla Niğde’ye nakledilmiştir. Tehlike geçtikten sonra bu eserler geri getirilerek yerlerine monte edilmiştir.
Nakil, diğer müze eşyalarıyla birlikte büyük demetler halinde gerçekleştirilmiştir. Bu operasyon, savaş koşullarında kültür varlıklarının korunmasına yönelik erken dönem bir tahliye planı örneğidir. Emanetlerin geri dönüşü ve yeniden montajı, türbenin tezyinat bütünlüğünün bugüne kadar korunabilmesinin başlıca sebebidir. Aynı zamanda mekanın devlet nezdindeki önceliğini gösteren idari bir kayıttır.
Hikayeler ve Rivayetler
Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin kabri rivayete göre nasıl bulunmuştur?
Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri, fetihten sonra şehirde şehit düşen sahabelerin kabirlerinin bulunmasını istemiştir. Aramalar sonuçsuz kalınca hocası Akşemseddin Hazretleri’ne başvurmuştur.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde nakledilen anlatıya göre Akşemseddin Hazretleri, 857 (1453) yılında bugünkü Eyüp semtinin bulunduğu ormanlık alana girmiş ve Alemdâr-ı Resulullah Ebâ Eyyûb el-Ensârî’nin bu mahalde medfun olduğunu bildirmiştir. Bir seccade yayıp iki rekat namaz kıldıktan sonra başını secdeye koymuş ve murakabe halinde kalmıştır. Çevredekiler kabrin bulunamadığı için utançtan uykuya vardığını fısıldaşırken, Akşemseddin Hazretleri başını kaldırarak seccadenin serildiği yerin tam kabrin üzeri olduğunu müjdelemiştir. Bu anlatı, rivayet kategorisinde değerlendirilmelidir; tarihsel belge niteliği taşımaz.
Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin çınar ve yüzük sınavı nasıl anlatılır?
Halk arasında aktarılır ki Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri, zihninde tereddüt kalmaması için gizli bir sınav tertip etmiştir. Akşemseddin Hazretleri’nin işaretlediği noktaya diktiği çınar fidanlarını başka bir yere diktirmiş ve saltanat yüzüğünü ilk noktaya gömdürmüştür.
Ertesi gün devlet erkanıyla alana gelindiğinde Akşemseddin Hazretleri, yerleri değiştirilen çınarlara hiç iltifat etmeden doğrudan yüzüğün gömülü olduğu asıl noktaya yürümüş, asasını oraya dikerek orada bir yüzük bulunduğunu ve iki metre altında mezar olduğunu söylemiştir. Bir başka anlatımda ise işaret sopasının gece gizlice yerinin değiştirildiği, ertesi gün Akşemseddin Hazretleri’nin sopayı alıp ilk noktaya geri diktiği aktarılır. Rivayete göre kazı üç zira derinliğe indiğinde, üzerinde kufi hatla “Hazâ kabr-i Ebâ Eyyüb Ensâri” ibaresi yazılı dört köşe yeşil somaki bir mermer taş çıkmıştır. Mermer kaldırıldığında Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin safranla boyanmış kefeni içinde, sağ elinde tunç bir mühürle göründüğü nakledilir. Yerinden sökülen çınar fidanlarından birinin caminin iç avlusuna dikildiği ve asırlarca yaşayan dev çınara dönüştüğü de aynı rivayet zincirinin parçasıdır.
Bizans prensesinin şifalı su rivayeti nedir?
Rivayete göre, fetihten asırlar önce türbedeki pınarın suyu Bizans halkı tarafından kutsal bir ayazma kabul ediliyordu. Sinir hastalığına yakalanan imparatorun kızına rüyasında bu suyla yıkanırsa şifa bulacağı müjdelenmiştir.
Anlatıya göre prenses, pınarın yanına kurdurduğu ipek çadırda bu suyla yıkanarak hastalıktan kurtulmuştur. Bunun üzerine imparator pınarın etrafını mermerlerle çevirerek bir kuyu haline getirmiş ve üzerine şifa verici azizler Kosmas ve Damianos’a adanan büyük bir kilise ve manastır külliyesi inşa ettirmiştir. Kuyunun suyunun asırlarca hastalara şifa niyetiyle dağıtıldığı aktarılır. Bu rivayet, aynı su kaynağının Bizans ve Osmanlı dönemlerinde kesintisiz olarak kutsal sayılmasının halk hafızasındaki açıklamasıdır.
Bizans imparatorunun kabir tehdidi rivayeti nasıl aktarılır?
Bazı anlatımlarda, Bizans imparatorunun kabri tahrip ettirip cesedi vahşi hayvanlara yedirtme tehdidinde bulunduğu nakledilir. Buna karşılık İslam ordusu komutanlarından bir uyarı geldiği aktarılır.
Rivayete göre komutanlar, böyle bir tahribat halinde İslam ülkesindeki kilise ve Hristiyanların zarar görebileceğini bildirmiştir. Bunun üzerine Bizans tarafı kabre dokunulmayacağı yönünde güvence vermiştir. Anlatı, Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin mezarının hem Müslümanlar hem de Bizanslılar nezdinde dokunulmaz bir statü kazandığını vurgular. Bu tür karşılıklı güvence anlatıları, iki toplum arasındaki dini mekan diplomasisinin halk düzeyindeki yansıması olarak okunabilir.
Zal Mahmud Paşa Camii’nin boykot edildiği rivayeti nedir?
Halk arasında aktarılır ki külliyenin banisi Zal Mahmud Paşa’ya karşı derin bir nefret duyuluyordu. Bunun sebebi, 1553 yılında Kanuni Sultan Süleyman Han’ın oğlu Şehzade Mustafa’nın katledilmesindeki dahli olarak gösterilir.
Rivayete göre cami tamamlandıktan sonra İstanbul halkı, paşanın adını anmamak ve ruhuna dua etmemek için uzun yıllar boyunca bu camide ibadet etmeyi reddetmiştir. Anlatı, Osmanlı toplumunda bir yapının mimari değeri ile banisinin siyasi geçmişi arasındaki gerilimi göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bu bilgi rivayet kategorisindedir ve arşiv belgesiyle doğrulanmış bir kayıt olarak değerlendirilmemelidir.
Sonuç
Eyüp Sultan Camii, İstanbul’un mimarlık tarihinde tek bir üslupla tanımlanamayacak kadar katmanlı bir yapıdır: Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin klasik külliyesiyle başlayan hikaye, Sultan III. Selim Han’ın barok yeniden inşasıyla bambaşka bir kabuğa bürünmüş, ancak türbe ve hazireden oluşan kutsal çekirdek altı asır boyunca hiç yerinden oynamamıştır. Bir sahabe kabrinin etrafında büyüyen bu mekan; imparatorluğun cülus protokolünü, vakıf iktisadını, çini ve hat sanatının zirvesini, oyuncakçıdan çömlekçiye uzanan bir semt ekonomisini ve Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra İslam dünyasının en geniş nekropolünü tek bir topoğrafyada birleştirmiştir. Haliç’in bittiği yerde servilerin gölgesine giren ziyaretçi, bu nedenle yalnızca bir cami görmez; taht ile tarikatın, devlet ile halkın, fetih ideali ile gündelik hayatın kesiştiği İstanbul’un en sürekli manevi merkeziyle karşılaşır.
Kaynakça
- Fatih Mehmet II Vakfiyeleri (nşr. Vakıflar Umum Müdürlüğü), Ankara 1938.
- Hüseyin Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-cevâmi’, I, 243-252.
- Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 396-409; X, 38.
- Mehmet Nermi Haskan, Eyüp Tarihi, Eyüpsultan Belediyesi Yayınları, İstanbul 1993, I-II.
- Recep Akakuş, Eyyüb Sultan ve Mukaddes Emanetler, İstanbul 1973, s. 85-160, 244-248.
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilâtı, Ankara 1945, s. 189-199.
- Abdülkadir Özcan, “İstanbul’da Cülus ve Kılıç Kuşanma Törenleri”, Büyük İstanbul Tarihi, C. 3, s. 384-395.
- Uğur Kurtaran – Zeynep Karaca, “Osmanlı Devleti’nde Siyasal Bir Ritüel: Kılıç Kuşanma Merasimi (XVIII. Yüzyıl)”, Osmanlı Medeniyeti Araştırmaları Dergisi, 13 (2021), s. 83-100.
- Sevil Derin, “Tarihî Süreçte Eyüp Sultan Camisi”, Sanat Tarihi Dergisi, 25 (2), 2016, s. 177-191.
- Ömer Lûtfi Barkan, “Ayasofya Camii ve Eyüb Türbesinin 1489-1491 Yıllarına Âit Muhasebe Bilânçoları”, İktisat Fakültesi Mecmuası, XXIII/1-2 (1963), s. 373-379.
- Ünver Rüstem, Ottoman Baroque: The Architectural Refashioning of Eighteenth-Century Istanbul, Princeton University Press, 2019.
- Aptullah Kuran, “Zal Mahmud Paşa Külliyesi”, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, I/1, İstanbul 1973, s. 65-81.
Eyüp Sultan Camii’nin Ziyaret ve Ulaşım Bilgileri
Eyüp Sultan Camii’nin ziyaret saatleri nelerdir?
Cami alanı kesintisiz ibadete açık olduğu için haftanın her günü 24 saat ziyaret edilebilir. Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin sandukasının bulunduğu türbenin kapıları ise genellikle 09:00 ile 18:00 saatleri arasında ziyaretçilere açılır.
Türbe saatleri dini günlerde, Ramazan ayında ve hafta sonlarında esnetilebilmektedir. Turistik ve manevi ziyaretler için sabah namazı vakti olan 05:00 ile yatsı namazı vakti olan 22:00 arası yoğun biçimde tercih edilir. Sabahın erken saatleri, avlunun sessizliğini ve türbenin çini kuşaklarını kalabalık olmadan görebilmek için en uygun zaman dilimidir. Kandil geceleri ve Ramazan akşamlarında ise meydan tamamen dolduğundan, ziyaret süresi ve dolaşım imkanı belirgin şekilde kısıtlanır.
Eyüp Sultan Camii’ne toplu taşıma ile nasıl gidilir?
Camiye otobüs, tramvay, metrobüs ve vapur ile ulaşılabilir. Eminönü’nden kalkan 99, 99A, 47 ve 47E hatları ile Eyüpsultan durağında inmek en yaygın tercihtir. T5 tramvay hattı da doğrudan erişim sağlar.
Otobüs alternatifleri arasında Mecidiyeköy’den kalkan 54M, Yenikapı’dan kalkan 39D ve Taksim’den kalkan 55T hatları yer alır. Tramvay tercih edilecekse T5 Cibali – Alibeyköy Cep Otogarı hattı kullanılarak Eyüpsultan Teleferik durağında inilir ve camiye yürüyerek kısa sürede ulaşılır. Hattın güzergahındaki on dört istasyon sırasıyla Eminönü, Küçükpazar, Cibali, Fener, Balat, Ayvansaray, Feshane, Eyüpsultan Teleferik, Devlet Hastanesi, Silahtarağa, Üniversite, Alibeyköy Merkez, Alibeyköy Metro ve Alibeyköy Cep Otogarı’dır. Feshane veya Eyüpsultan Teleferik istasyonlarında inen ziyaretçiler beş dakikalık bir yürüyüşle meydana ulaşır. Metrobüs kullananlar Ayvansaray – Eyüpsultan durağında inip Haliç kıyısından devam edebilir. Vapur seçeneğinde ise Şehir Hatları’nın Haliç seferleriyle Eyüpsultan İskelesi’ne gelinir. Karyağdı Bayırı’ndaki tepeye çıkmak isteyenler için Eyüp-Pierre Loti teleferik hattı, 55 ila 60 metrelik dikey kot farkını üç dakikada aşar ve her gün 08:00 ile 22:00 arasında çalışır.
Eyüp Sultan Camii’ne özel araçla nasıl ulaşılır ve otopark durumu nedir?
Özel araçla gelenler Haliç Sahil Yolu’nu, yani Kennedy Caddesi devamındaki Ayvansaray Caddesi’ni takip ederek Eyüpsultan tabelalarından saparlar. Cami ve meydan çevresi tamamen trafiğe kapalı yayalaştırılmış alandır.
Araç sahipleri için meydanın yakınında İSPARK’a ait açık ve katlı otoparklar bulunmaktadır. Ancak cuma günleri, hafta sonları ve kandil gibi özel günlerde otoparklarda yer bulmak oldukça zordur. Yayalaştırılmış alan, aracı otoparkta bırakıp meydana yürümeyi zorunlu kılar; bu düzenleme avlu ve hazire çevresindeki tarihi dokunun korunması bakımından belirleyicidir. Yoğun günlerde toplu taşımayı tercih etmek, hem süre hem de erişim kolaylığı açısından daha güvenilir bir seçenektir.
Eyüp Sultan Camii’nin cemaat kapasitesi ne kadardır?
Caminin iç harim kısmı yaklaşık 1.500 ila 2.000 kişinin aynı anda namaz kılmasına imkan tanır. İç avlu, dış avlu, revak altları ve meydana taşan hasırlarla birlikte toplam kapasite 5.000 kişinin üzerine çıkar.
Harim alanı yaklaşık 850 metrekaredir; külliye, iç avlu, dış avlu, hazireler ve türbe dahil ana yerleşim alanı ise yaklaşık 5.000 metrekaredir. Cuma ve bayram namazlarında cemaat avludan meydana doğru taşar ve saf düzeni açık alanda kurulur. Bu esneklik, 1798-1800 yeniden inşasında avlu ve meydan ilişkisinin geniş tutulmuş olmasıyla mümkün olmuştur. Ramazan ayında ve kandil gecelerinde ziyaretçi sayısı bu kapasitenin çok üzerine çıktığı için, alan trafiği belediye ve müftülük ekiplerince yönlendirilir.