Tarihsel Bağlam ve Vakıf Süreci
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi kaç kez inşa edilmiştir?
Yapı aynı mahalde üç kez inşa edilmiştir. Birinci kilise , ikinci kilise yılına aittir. Bugün ayakta duran üçüncü yapı yılında ibadete açılmıştır.
Ayasofya Müzesi kurum kayıtlarında aktarıldığı üzere, ilk yapı İmparator Konstantios döneminde “Megale Ekklesia”, yani Büyük Kilise adıyla hizmete girmiştir. Ahşap çatılı ve bazilikal planlı bu yapı, yılında İmparatoriçe Eudoksia ile Patrik Ioannes Chrysostomos arasındaki anlaşmazlığın doğurduğu halk ayaklanmasında yakılmıştır. İmparator II. Theodosios’un yaptırdığı beş nefli ikinci kilise ise ‘de Nika Ayaklanması sırasında yıkılmıştır. Bu ayaklanmada aristokrasiyi temsil eden Maviler ile esnaf ve tüccarı temsil eden Yeşiller imparatorluğa karşı birleşmiştir. Bir mabedin küllerinden iki kez doğması, bu tepenin kolektif hafızadaki kutsallığını asırlar boyunca korumuştur.
Bugünkü Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi ne zaman ve kim tarafından yaptırılmıştır?
Bugünkü yapı İmparator I. Justinianos tarafından yaptırılmıştır. İnşaat ‘de başlamış ve beş yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmıştır. Mabet ‘de törenle açılmıştır.
Tarihçi Prokopios’un aktardığına göre inşaat, 10.000 işçinin çalışmasıyla rekor bir sürede bitirilmiştir. İmparator I. Justinianos, mabedin en görkemli hale gelmesi için maiyetindeki tüm eyaletlere haber göndermiş ve en güzel mimari parçaların toplanmasını emretmiştir. Bu emir, yapıyı kadim dünyanın taşlarının bir araya getirildiği bir hafıza mekânına dönüştürmüştür. İnşaatın hızı kadar dikkat çekici olan husus, o güne kadar denenmemiş bir örtü sisteminin bu ölçekte ilk kez uygulanmış olmasıdır.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi ne zaman camiye dönüştürülmüştür?
Yapı, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin ‘te İstanbul’u fethetmesiyle camiye çevrilmiştir. Fetihten hemen sonra güçlendirilerek korunmuş ve Osmanlı dönemi ilaveleriyle varlığını sürdürmüştür.
Vakıf kayıtlarında yer aldığı üzere, dönüşüm bir tahrip değil, bir sahiplenme sürecidir. Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri sabit mozaiklerin hiçbirini tahrip etmemiş, yalnızca hareketli heykelleri dışarı çıkarmıştır. Figürlü sahneler ince bir sıva veya boya tabakasıyla örtülerek asırlarca korunmuştur. Bu tercih, Osmanlı’nın emanete sadakat anlayışının somut bir karşılığıdır. Mabede eklenen mihrap, minber ve minarelerle yapı, bir imparatorluk katedralinden bir hanedan mabedine dönüşmüştür.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin vakıf statüsü nedir?
Yapı, tarihli vakfiyeyle Fatih Sultan Mehmed Han Vakfı’nın mülküdür. Vakfiye, mabedin cami dışında bir amaçla kullanılamayacağını kesin bir dille hükme bağlamıştır.
Vakfiyede belirtildiği üzere belge, ceylan derisi üzerine 66 metre uzunluğunda yazılmıştır. Aynı vakfiyede yapı, “kenise-i nefise-i münakkase”, yani nakışlı nefis kilise olarak anılmıştır. Metnin sonundaki şart, vakfı değiştirenlere yönelik ağır bir bedduayı içerir: “Her kim ki bu vakfiyeyi değiştirirse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun.” tarihli tapu senedinde de yapı, 57 pafta 57 ada 7. parselde Fatih Sultan Mehmet Vakfı adına türbe, akaret, muvakkithane ve medreseden oluşan bir bütün olarak tescillidir.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin bugünkü hukuki ve idari statüsü nedir?
Yapı bugün müze değil, Diyanet İşleri Başkanlığı idaresinde bir ibadethanedir. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın koruması altındadır ve UNESCO Dünya Mirası alanı içinde yer almaktadır.
Mabet, Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye çevrilmiş ve ‘te ziyarete açılmıştır. tarihli Danıştay kararı bu işlemi iptal etmiş ve mülkiyetin Fatih Sultan Mehmed Han Vakfı’na ait olduğunu hükme bağlamıştır. ‘de, seksen altı yıl sonra, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla yeniden ibadete açılmıştır. Bugün alt kat tamamen ibadete ayrılmış, üst galeri ise tarihi ve mimari incelemeye açık bir gezi güzergahına dönüştürülmüştür.
Mimari Analiz ve Yapısal Özellikler
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin kubbesi ne kadar büyüktür?
Ana kubbenin zeminden yüksekliği 55.60 metredir. Çapı kuzey-güney doğrultusunda 31.87 metre, doğu-batı doğrultusunda 30.86 metredir. Kubbe eteğinde 40 pencere bulunmaktadır.
Ayasofya Müzesi kurum kayıtlarında verilen bu ölçüler, kubbenin tam bir daire değil, hafif eliptik bir form taşıdığını gösterir. Kubbe eteğine dizilen 40 pencereden süzülen ışık, 10.000 tonluk tuğla kütlesinin gökyüzünden altın bir zincirle sarkıtıldığı hissini doğurur. İslam mimarisinde kubbe, gökyüzünü ve tevhidi temsil eder. Buradaki ışık kuşağı, taşın ağırlığını manevi bir hafifliğe çeviren mimari bir dil kurar. Ziyaretçinin başını kaldırdığı anda hissettiği huşu, bu ışık kuşağının doğrudan sonucudur.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin kubbesi nasıl ayakta durmaktadır?
Kubbenin yükü, pandantif adı verilen dört küresel üçgen geçiş elemanı üzerinden nefin köşelerindeki dört büyük ayağa aktarılır. Yanal yükler ise yarım kubbeler ve dış payandalarla dengelenir.
Yapının mimari yeniliği, geleneksel bazilikal plan ile merkezi kubbeli planın bir araya getirilmesidir. Yapının üç nefi, bir apsisi, iç ve dış olmak üzere iki narteksi bulunur. Apsisten dış nartekse kadar uzunluk 100 metre, genişlik ise 69.50 metredir. Kubbeden inen kuvvet, pandantiflerle köşe ayaklara indirilir; buradan yarım kubbelere ve eksedralara dağılır. Yapı tarih boyunca depremlerden zarar gördüğü için hem Doğu Roma hem de Osmanlı döneminde destek amacıyla payandalar eklenmiştir. Mimar Sinan’ın inşa ettiği minareler de aynı zamanda destekleyici payanda işlevi görmektedir.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nde kaç sütun vardır ve nereden getirilmiştir?
Yapıda 40’ı alt katta, 64’ü galeride olmak üzere toplam 104 sütun bulunmaktadır. Sütunlar Aspendos, Ephesos, Baalbek ve Tarsus gibi antik şehir kalıntılarından toplanarak getirilmiştir.
Ayasofya Müzesi kurum kayıtlarına göre Efes Artemis Tapınağı’ndan getirilen sütunlar neflerde kullanılmıştır. Mısır’dan getirilen 8 adet porfir sütun ise yarım kubbelerin altında konumlandırılmış ve yapının statik yükünü omuzlamıştır. Her sütunun ayrı bir şehirden gelmesi, mabedin kadim dünyanın taşlarını tek bir çatı altında toplayan bir hafıza sarayına dönüşmesini sağlamıştır. Bu devşirme yöntemi, yalnızca ekonomik bir tercih değil, imparatorluk coğrafyasının tamamını mabedin taşına dokutan sembolik bir karardır.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin mermerleri hangi bölgelerden getirilmiştir?
Beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, yeşil somakiler Eğriboz Adası’ndan, pembe mermerler Afyon’dan ve sarı mermerler Kuzey Afrika’dan getirilmiştir. Bu renk çeşitliliği iç mekânda dekoratif bir zenginlik oluşturmuştur.
Yapının iç duvar kaplamalarında, tek blok halindeki mermerler ikiye bölünerek yan yana getirilmiştir. Aynalama olarak bilinen bu teknik sayesinde simetrik desenler ortaya çıkmıştır. Damarlı ve renkli mermerlerin bu şekilde kurgulanması, taşın doğal dokusunu bir dantel yüzeyine dönüştürmüştür. Ziyaretçi, duvarların önünden yürürken taşın içindeki damarların birbirini yansıttığını fark eder. Bu görsel ritim, mekânın algılanan derinliğini artırır ve mermeri statik bir kaplama olmaktan çıkarıp hareketli bir yüzeye çevirir.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin kapıları hangi özellikleri taşır?
Yapının dokuz girişi bulunmaktadır. İmparator Kapısı 7 metre yüksekliğinde olup meşe ağacından yapılmış ve bronz plakalarla kaplanmıştır. Güzel Kapı ise yapının en eski mimari elemanıdır.
İç nartheksten ana harime geçişi sağlayan İmparator Kapısı, 6. yüzyılın orijinal dokusunu taşır ve bir zamanlar yalnızca en üst düzey devlet ricalinin geçişine açıktı. İç nartheksin girişindeki bronz Güzel Kapı, Milattan Önce 2. yüzyıla tarihlenir; Tarsus’taki antik bir tapınaktan sökülerek yılında İmparator Theophilos tarafından getirilmiştir. Üzerindeki bitkisel ve geometrik kabartmalar, antikite ile sonraki dönemlerin estetiği arasında bir köprü kurar. Güney galeriyi batı galerisinden ayıran Mermer Kapı ise yılında İmparator Manuel Komnenos döneminde toplanan Sinod Meclisi’ne ev sahipliği yapmıştır.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin minareleri ne zaman eklenmiştir?
Yapının bugün dört minaresi vardır. Fetihten sonra yapılan ilk ahşap minare ‘te kaldırılmıştır. Günümüze ulaşan tuğla minare Sultan II. Bayezid döneminde eklenmiştir.
Güneydoğudaki taş minare Sultan II. Selim dönemine aittir. Batı tarafındaki birbirinin eşi iki minare ise Mimar Sinan tarafından tasarlanmış ve Sultan III. Murad döneminde tamamlanmıştır. Her biri 60 metre yüksekliğinde olan bu kalın gövdeli minareler, Edirne’deki Selimiye Camii minarelerinin heybetini bu kütleye taşır. Minarenin dikey yükselişi, İslam mimarisinde tevhidin ve göğe uzanan bir çağrının ifadesidir. Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nde bu dikey vurgu, aynı zamanda yapıyı ayakta tutan bir mühendislik kararıyla birleşmiştir.
Mimar Sinan’ın Mühendislik Müdahalesi ve Statik Tahkimat
Mimar Sinan Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’ne hangi müdahaleleri yapmıştır?
Mimar Sinan yapıya devasa dış payandalar eklemiş, kubbe ve destekleyici kemerleri tahkim etmiştir. Ayrıca batı yönündeki iki minareyi inşa ederek yapının statik dengesini tamamlamıştır.
Kaynaklarda aktarıldığı üzere Mimar Sinan, yapının yorgunluk belirtileri gösterdiğini fark eden Sultan II. Selim tarafından görevlendirilmiştir. Bizans döneminde defalarca kubbe çökmesi ve duvar çatlaması yaşayan mabet, Sultan III. Murad döneminde eklenen payandalarla kalıcı bir dengeye kavuşmuştur. Mimar Sinan’ın müdahalelerinden sonra yapı, Osmanlı döneminde yaşanan büyük İstanbul depremlerinden zarar görmeden çıkmıştır. Bu, bin yıllık bir yapının ikinci bir ömür kazanmasını sağlayan bir mühendislik kararıdır.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin payandaları ne işe yarar?
Payandalar, ana kubbenin oluşturduğu yanal yükleri dışa aktararak duvarların açılmasını önler. Yapıyı bir kuşak gibi saran bu taş kütleler, çökme tehlikesini ortadan kaldırmıştır.
Mimar Sinan payandaları sonradan eklenmiş kaba destek duvarları olarak değil, yapının mimari dilini konuşan elemanlar olarak tasarlamıştır. Bu destekler, yapının orijinalinde bulunan yarım kubbe ve eksedraların yarattığı kademeli görsel akışı bozmadan kütlesel dengeyi sağlamıştır. Böylece payandalar, dış cephede bir mimari ritim unsuruna dönüşmüştür. Malzeme tercihi de bu bütünlüğü destekler: Edirne menşeli gözenekli küfeki taşı, hava şartlarına maruz kaldıkça sertleşerek yapının ikinci bir derisi gibi davranır.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin minareleri neden bu kadar kalın gövdelidir?
Batıdaki iki minare yalnızca ezan okumak için değil, binaya ağırlık bindirerek dengeleyici bir işlev görmek için inşa edilmiştir. Kalın gövdeli masif hatları bu statik amaca hizmet eder.
Ayasofya Müzesi kurum kayıtlarında da belirtildiği üzere, Mimar Sinan’ın yaptığı minareler aynı zamanda yapıda destekleyici payanda işlevi görmektedir. Batı cephesine yerleştirilen 60 metrelik bu iki kütle, kubbenin baskısına karşı birer karşı ağırlık vazifesi üstlenir. Bab-ı Hümayun tarafındaki minarenin de Selimiye minareleriyle olan üslup benzerliği nedeniyle Mimar Sinan’a ait olabileceği değerlendirilmektedir. Böylece mabet, dört bir yanından yükselen minarelerle Osmanlı’nın göğe uzanan silüetiyle bütünleşmiştir.
Bizans Sanat Katmanı: Mozaikler ve Üst Galeri
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’ndeki mozaikler hangi dönemlere aittir?
Bitkisel ve geometrik mozaikler 6. yüzyıla tarihlenir. Tasvirli mozaikler ise – yılları arasındaki İkonoklazma döneminden sonraya aittir. Yapımda altın, gümüş, cam, pişmiş toprak ve renkli taşlar kullanılmıştır.
Ayasofya Müzesi kurum kayıtlarına göre mermer kaplı duvarlar dışındaki tüm yüzeyler mozaiklerle bezenmiştir. Tasvir Kırıcılık Dönemi olarak bilinen İkonoklazma, figürlü tasvirlerin yasaklandığı bir kesittir; bu nedenle figürlü panellerin tamamı sonraki yüzyıllara aittir. Altın tesseraların hafif eğimli yerleştirilmesi, ışığın her açıdan farklı yansımasını sağlar. Ziyaretçi ilerledikçe yüzeyin parlaklığı değişir ve mozaik durağan bir yüzey olmaktan çıkar.
Deesis Mozaiği nerededir ve neyi betimler?
Deesis Mozaiği üst galerinin güney kısmında bulunur ve yılı civarına tarihlenir. Panelde ortada İsa peygamber, solda Meryem Ana ve sağda Vaftizci Yahya yer alır.
Bizans sanatının ulaştığı en yüksek noktalardan biri kabul edilen bu panelde, insanlığın affı için yakarış temasında bir kompozisyon işlenmiştir. Yüz hatlarındaki yumuşaklık ve ifadelerdeki derin hüzün, dönemin resim anlayışında belirgin bir kırılmaya işaret eder. Mozaiğin alt kısımları ciddi hasar görmüş olsa da figürlerin yüzleri canlılığını korumuştur. Panelin tam karşısında, zeminde, yılında şehri işgal eden Dördüncü Haçlı Seferi’nin lideri Venedik Doju Enrico Dandolo’nun mezar işareti bulunur.
İmparatoriçe Zoe ve Komnenos panelleri neyi anlatır?
Her iki panel de imparatorluk ailelerinin kiliseye yaptığı bağışları belgeler. Zoe paneli 11. yüzyıla, Komnenos paneli 12. yüzyıla tarihlenir. İkisi de üst galerinin güney kısmında yer alır.
Zoe panelinde tahtta oturan İsa figürünün solunda İmparatoriçe Zoe, sağında eşi İmparator IX. Konstantinos Monomakhos betimlenmiştir. Kaynaklar, imparator yüzünün ve isminin aslında Zoe’nin önceki eşlerinden birine ait olduğunu, hanedan değişince mozaiğin kazınarak yeniden işlendiğini aktarır. Bu müdahale, siyasetin sanata doğrudan yansımasının nadir bir belgesidir. Komnenos panelinde ise ortada kucağında bebek İsa ile Meryem Ana, solunda İmparator II. Ioannes Komnenos ve sağında Macar asıllı İmparatoriçe Eirene yer alır. Panelde genç yaşta ölen oğulları Aleksios’un portresi de bulunur.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin pandantiflerindeki melek figürleri nedir?
Kubbeyi taşıyan dört pandantif üzerinde altı kanatlı Seraphim melek figürleri bulunur. Doğudaki melekler mozaiktir; batıdakiler bozuldukları için Osmanlı döneminde duvar resmi olarak yenilenmiştir.
Bu figürler, taşıyıcı sistemin en kritik noktasında konumlanmıştır ve mekânın manevi koruyucuları olarak yorumlanır. Osmanlı döneminde İslami anikonizm gereği meleklerin yüzleri yıldız şeklindeki altın yaldızlı metal kapaklarla örtülmüştür. Bu çözüm, tasviri yok etmek yerine görünürlükten çıkarma tercihini gösterir ve fetihten itibaren süregelen koruma anlayışıyla uyumludur. yılındaki restorasyon sırasında meleklerden birinin yüzü, kapağı kaldırılarak yeniden gün yüzüne çıkarılmıştır.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’ndeki Viking yazıtı nerededir?
Viking yazıtı, üst galerinin güney nefini çevreleyen mermer korkulukların üzerindedir. 9. yüzyıla tarihlenen runik harfli bu kazımada “Halvdan buradaydı” ifadesi yer almaktadır.
Bu dönemde Bizans İmparatorluğu’nun elit muhafız birliği olan ve İskandinav savaşçılardan oluşan Varangian Muhafızları mabet içinde görev yapmaktaydı. Yazıtın, uzun süren dini törenler sırasında sıkılan bir askerin mermere bıraktığı kişisel bir not olduğu değerlendirilmektedir. Kaynaklar, yapı içinde henüz keşfedilmemiş başka runik yazıtların bulunma ihtimalinin yüksek olduğunu belirtir. Bir muhafızın kazıdığı bu satır, imparatorluk mozaiklerinin altın ışıltısının yanında sıradan insanın hafızasını da taşa geçirmiştir. Ayrıca Sinod Meclisi kararlarının yazıldığı mermer levhalar dış narteks duvarlarına asılmıştır; bugün görülenler asıllarının kopyalarıdır.
Osmanlı Sanat Katmanı: Hat, Mahfil ve Tezyinat
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’ndeki dev hat levhalarını kim yazmıştır?
Sekiz adet dev hat levhası, Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmıştır. Her biri 7.5 metre çapındaki bu levhalar, Sultan Abdülmecid Han döneminde ana mekânın duvarlarına yerleştirilmiştir.
Ayasofya Müzesi kurum kayıtlarına göre levhalarda Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri yazılıdır. İhlamur ağacı üzerine altın yaldızla işlenen bu levhalar, İslam âleminin en büyük hat örnekleri arasında bilinmektedir. Boyutları, yapının ölçeğine karşılık verebilmek için bilinçli olarak bu düzeyde tutulmuştur. Ziyaretçi, 55 metrelik bir hacmin içinde bu yazıları hiçbir yardım olmadan okuyabilir; hat sanatı burada mimari ölçekle doğrudan hesaplaşmıştır.
Kubbenin ortasında hangi ayet yazılıdır?
Kubbenin tam merkezinde Nur Suresi’nin 35. ayeti yer alır. Ayeti, hat levhalarını da yazan Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi altın yaldızla işlemiştir. Yazı siyah zemin üzerine uygulanmıştır.
Ayetin metni şöyle başlar: “Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir.” Bu seçim tesadüfi bir süsleme kararı değildir. İslam mimarisinde kubbe, gökyüzünün ve tevhidin sembolüdür. Kubbe eteğindeki 40 pencereden süzülen ışık, tam merkezdeki bu yazıya ulaşarak fiziksel aydınlığın kaynağının ilahi nur olduğunu hatırlatır. Mimarların ışıkla kurduğu düzen, hat sanatıyla manevi bir boyuta taşınmıştır. Işık ile kelam kubbede birleşerek ziyaretçide derin bir tefekkür alanı açar.
Hünkâr Mahfili nerededir ve hangi üslupta yapılmıştır?
Bugünkü Hünkâr Mahfili mihrabın solunda, sütunlar üzerinde yükselen ve etrafı ahşap yaldızlı korkuluklarla çevrili bir bölümdür. Fossati onarımı sırasında eski konumundan alınarak buraya yapılmıştır.
Ayasofya Müzesi kurum kayıtlarında aktarıldığı üzere, önceki Hünkâr Mahfili mihrabın kuzeyindeki niş içindeydi ve – onarımında kaldırılmıştır. Kaynaklar mahfilin Osmanlı-Barok mimari detaylarıyla tezyin edildiğini belirtir; bu üslup, klasik Osmanlı hatlarının Avrupa’dan gelen Barok formlarla harmanlandığı kavisli bir görsel dili yansıtır. Mahfilin çevresi ince işçilikli mermer şebekelerle kuşatılmıştır. Bu şebekeler hem padişahın mahremiyetini korur hem de ana harime kesintisiz bir estetik çerçeveden bakma imkânı sunar.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’ne hangi Osmanlı hediyeleri eklenmiştir?
Mihrabın iki yanındaki bronz kandiller Kanuni Sultan Süleyman tarafından hediye edilmiştir. Ana mekânın giriş köşelerindeki iki Helenistik mermer küp ise Sultan III. Murad tarafından Bergama’dan getirtilmiştir.
Bronz kandiller, Kanuni Sultan Süleyman’ın Budin Seferi dönüşünde camiye sunulmuştur. Helenistik Döneme ait yekpare mermer küplerin her biri 1250 litre sıvı alabilmektedir ve kutsal gecelerde halka şerbet dağıtmak için kullanılmıştır. Bu iki hediye, mabedin yalnızca ibadet mekânı değil, aynı zamanda bir sosyal paylaşım alanı olarak kurgulandığını gösterir. 16. ve 17. yüzyıllarda yapının içine mihraplar, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüleri ve maksureler de eklenmiştir. Vaaz kürsüleri hat ve çini sanatıyla bezenerek hitabet işlevini estetik bir odak noktasına dönüştürmüştür.
Hazire ve Selatin Türbeleri
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin haziresinde kimlerin türbesi bulunur?
Hazirede Sultan II. Selim, Sultan III. Murad, Sultan III. Mehmed, Sultan I. Mustafa ve Sultan İbrahim ile ailelerinin türbeleri yer alır. Bu alan, mabede hanedan kabristanı vasfını kazandırmıştır.
tarihli tapu kaydında da türbeler, yapının tescilli bütününün bir parçası olarak sayılmıştır. Mimar Sinan tarafından başlatılan bu gelenek, mabedin yalnızca bir ibadethane olarak değil, bir hanedan mabedi olarak sahiplenilmesini sağlamıştır. Türbeler bugün caminin çıkış kapısının iki dakika uzağındadır ve çoğu ziyaretçi tarafından fark edilmeden geçilir. Oysa bu yapılar, mabedin manevi bütünlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır ve avlunun sükunetini besleyen asıl unsurdur.
Sultan II. Selim Türbesi’nin mimari özellikleri nelerdir?
Türbe, Mimar Sinan tarafından yılında tamamlanmıştır. Kare planlı olarak inşa edilmiş ve dış cephesi tamamen mermerle kaplanmıştır. Mimarlık tarihçileri bu yapıyı Mimar Sinan’ın en güzel mezar yapılarından biri kabul eder.
Dış cephedeki beyaz mermerin sadeliği ile iç mekândaki renk yoğunluğu arasında bilinçli bir karşıtlık kurulmuştur. Ziyaretçi eşikten geçtiği anda, dıştaki dinginlikten 16. yüzyıl İznik çinilerinin oluşturduğu bir renk atmosferine geçer. Mimar Sinan burayı yalnızca bir mezar olarak değil, ışığın ve renklerin mermerle bütünleştiği bir huzur mekânı olarak kurgulamıştır. Bu tercih, ölümün karanlık bir son değil, aydınlık bir eşik olarak yorumlandığı tasavvufi bir bakışın mimariye tercümesidir.
Türbelerdeki İznik çinileri hangi anlamları taşır?
Çini panolar beyaz zemin üzerine mercan kırmızısı, firuze mavisi ve zümrüt yeşiliyle işlenmiştir. Girişin iki yanındaki panolarda lale, karanfil ve sümbül motifleri öne çıkar.
Osmanlı sanatında lale, Lafza-i Celal ile kurduğu harf yakınlığı sebebiyle özel bir yer taşır; karanfil ve sümbül ise estetik zarafetin ve tevazuun simgesidir. Bu çiçeklerin oluşturduğu kompozisyon, ölümü bir yok oluş değil, ruhun ebedi bir bahçeye açılan kapısı olarak betimleyen bir derinliğe sahiptir. Kaynaklar, bu türbelerdeki çini işçiliğinin İstanbul’daki en kaliteli ve ince işçilikli örnekler arasında olduğunu vurgular. Sultan III. Murad Türbesi de aynı geleneği sürdürerek en nadide İznik örnekleriyle donatılmıştır.
Külliye Sistemi ve Sosyal İşlev
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi Külliyesi hangi yapılardan oluşur?
Külliye; dış avlu, padişah türbeleri, şadırvan, sıbyan mektebi, muvakkithane ve imaret gibi sonradan eklenen yapılardan oluşur. Bu birimler mabedin çevresinde bir sosyal hizmet ağı kurmuştur.
tarihli tapu senedinde yapı, türbe, akaret, muvakkithane ve medreseden oluşan bir bütün olarak kayıtlıdır. Bu tescil biçimi, Osmanlı’nın camiyi tek başına değil, çevresindeki hizmet birimleriyle birlikte bir organizma olarak gördüğünü gösterir. Muvakkithane namaz vakitlerinin belirlenmesini, sıbyan mektebi temel eğitimi, imaret ise yemek dağıtımını üstlenmiştir. Böylece mabet, günün her saatinde işleyen bir mahalle çekirdeğine dönüşmüştür.
Ayasofya Medresesi’ne ne olmuştur?
Medrese, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri döneminde caminin kuzeyine yaptırılmıştır. Sultan Abdülaziz Han döneminde – yıllarında yıktırılmış, – yıllarında yeniden yaptırılmıştır.
Ayasofya Müzesi kurum kayıtlarına göre medrese her dönemde bakım ve onarım çalışmalarından geçmiştir. İkinci kez inşa edilen yapı yılında yıkılmıştır. Kalıntıları ise yılında yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Medresenin yıkımı, Sultan Abdülaziz Han döneminde caminin çevresinin yeniden düzenlenmesi kararıyla ilişkilidir. Bu süreç, mabedin etrafındaki dokunun 19. yüzyıl boyunca nasıl dönüştüğünü gösteren somut bir örnektir.
Haseki Hürrem Sultan Hamamı neden inşa edilmiştir?
Hamam, yılında Mimar Sinan tarafından, Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan adına inşa edilmiştir. Amaç, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi vakfına gelir sağlamaktır.
Çifte hamam olarak, yani iki ayrı kısımla tasarlanan bu yapı, İstanbul’un en büyük ve en estetik hamamlarından biridir ve günümüzde hâlâ işlevini korumaktadır. Vakıf sisteminde bir mabedin ayakta kalması, ona bağlanan akar yapılarının gelirine dayanır. Mimar Sinan’ın caminin tam karşısına anıtsal bir hamam yerleştirmesi, hem vakfın mali sürekliliğini güvenceye almış hem de meydanın kentsel dokusunu tamamlamıştır. Böylece koruma, yalnızca taşın değil, ekonominin de meselesi haline gelmiştir.
Şehircilik ve Çevre İlişkisi
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi İstanbul’un hangi noktasında yer alır?
Yapı, Tarihi Yarımada’da, İstanbul’un yedi tepesinden ilki üzerinde konumlanır. Adresi Sultan Ahmet, Ayasofya Meydanı No:1, 34122 Fatih’tir. Koordinatları 41.0086 kuzey ve 28.9802 doğudur.
Bu tepe, şehrin hem dini hem de siyasi merkezi olarak asırlarca işlev görmüştür. Mabedin Topkapı Sarayı’na bakan kuzeydoğu kapısı, bugün turistik ziyaretin kilit noktasıdır. Yapı, Sultanahmet Meydanı’nın kuzey ucunda yükselerek meydanın silüetini belirler. Yaklaşırken kubbenin ve minarelerin kademeli olarak ufukta belirmesi, mabedin şehir ölçeğinde kurduğu görsel hâkimiyetin doğrudan sonucudur. Çevredeki yolların büyük bölümünün araç trafiğine kapalı olması, bu silüetin yaya deneyimiyle algılanmasını sağlar.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin kapladığı alan ne kadardır?
Harim alanı yaklaşık 7.500 metrekaredir. Ana yapının oturduğu taban alanı 6.840 ile 7.000 metrekare arasındadır. Külliye yapılarıyla birlikte toplam kompleks alanı yaklaşık 15.000 metrekareye ulaşmaktadır.
Bu ölçüler, mabedin şehir dokusu içindeki ağırlığını sayısal olarak ortaya koyar. Ana yapı ile toplam kompleks arasındaki iki katı aşan fark, Osmanlı döneminde eklenen dış avlu, türbeler, şadırvan, sıbyan mektebi, muvakkithane ve imaretin kapladığı alandan kaynaklanır. Bir başka deyişle Osmanlı, mevcut kütleye dokunmadan çevresinde yeni bir yaşam halkası kurmuştur. Bu yaklaşım, mevcut yapıyı yeniden yorumlarken onu yarışa sokmayan olgun bir şehircilik anlayışının göstergesidir.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi hangi statülere sahiptir?
Yapı; tarihi cami, selatin cami, kiliseden çevrilen cami ve UNESCO Dünya Mirası eseri niteliklerini taşır. Ayrıca Mimar Sinan tarafından güçlendirilen yapılar arasında yer almaktadır.
Tescil kaydında yer alan bu nitelikler, mabedin tek bir kategoriye sığmadığını gösterir. Selatin cami vasfı, hanedan tarafından sahiplenilmiş olmasından; kiliseden çevrilen cami vasfı ise fetih sonrası dönüşümden gelir. UNESCO Dünya Mirası statüsü, korumanın ulusal sınırların ötesinde bir sorumluluk haline geldiğini işaret eder. Bu çok katmanlı statü, bugün yürütülen her restorasyon kararının hem dini hem bilimsel hem de uluslararası ölçütlere göre değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Restorasyonlar ve Özgünlük
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi hangi büyük onarımlardan geçmiştir?
Yapı tarih boyunca çok sayıda onarım görmüştür. Başlıca dönemler kubbe çökmesi onarımı, ve deprem onarımları, 16. yüzyıl Mimar Sinan güçlendirmesi ve 19. yüzyıl Fossati onarımıdır.
Bu zincir, yapının hiçbir zaman tamamlanmış bir eser olmadığını, sürekli bir bakım ilişkisiyle ayakta tutulduğunu gösterir. – yılları arasındaki Latin işgali sırasında hem şehir hem mabet yağmalanmıştır; yılında şehir geri alındığında yapının oldukça harap durumda olduğu bilinmektedir. Osmanlı döneminde ise onarım, bir kriz müdahalesi olmaktan çıkıp süreklilik arz eden bir vakıf sorumluluğuna dönüşmüştür. – yıllarında müze dönüşümüne yönelik bir restorasyon daha yapılmıştır.
Fossati Kardeşler restorasyonunda neler yapılmıştır?
Sultan Abdülmecid Han döneminde – yıllarında İsviçreli Gaspare ve Giuseppe Fossati kardeşlere kapsamlı bir onarım yaptırılmıştır. Bu, Osmanlı dönemindeki en kapsamlı tamir çalışmasıdır.
Ayasofya Müzesi kurum kayıtlarına göre bu onarım sırasında mihrabın kuzeyindeki niş içinde bulunan Hünkâr Mahfili kaldırılmış ve mihrabın soluna yeni bir mahfil yapılmıştır. Aynı dönemde Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin yazdığı 7.5 metre çapındaki sekiz hat levhası ana mekânın duvarlarına yerleştirilmiştir. Kubbenin ortasındaki Nur Suresi yazısı da bu sürecin ürünüdür. Böylece 19. yüzyıl onarımı, yalnızca yapıyı ayakta tutmakla kalmamış, mabedin bugün tanıdığımız iç görünümünü belirleyen estetik kararları da vermiştir.
2026 restorasyonunda hangi çalışmalar yürütülmektedir?
Kültür ve Turizm Bakanlığı koordinasyonunda kapsamlı bir bilimsel restorasyon yürütülmektedir. Ana kubbenin kurşun örtüsü yenilenmekte, yapı depreme karşı güçlendirilmekte ve dış cephedeki hatalı müdahaleler tasfiye edilmektedir.
Restorasyon raporlarına göre kuzey ve doğu cephelerinde, önceki onarımlarda kullanılan ve tarihi dokuya zarar verdiği tespit edilen yaklaşık 2.800 metrekarelik çimento esaslı sıva tamamen sökülmüştür. Yerine Roma ve Osmanlı ölçülerinde özel siparişle üretilen el yapımı tuğlalar ile Edirne menşeli gözenekli küfeki taşı yerleştirilmiştir. Su buharını geçirebilen bu taş, duvarların doğal elastikiyetini geri kazandırmaktadır. Kubbedeki çalışmayı mevsimsel etkilerden korumak için üzerine geçici bir çelik çatı ve yanmaz gri bir membran monte edilmiştir. Ana salona ayrıca iki adet yapısal destek sütunu eklenmiştir.
Restorasyon öncesinde hangi bilimsel ölçümler yapılmıştır?
Yapının her bölümü mikroskobik düzeyde analiz edilmiştir. Zeminde titreşim ölçümleri, toprak yapısında yük taşıma analizleri ve sayısal modelleme çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Yer radarı taramaları 5.200 metrekarelik bir alanı kapsamıştır.
Restorasyon raporlarında belirtildiği üzere, kubbe yüzey alanının matematiksel hesaplamaları kullanılarak rüzgar yükünün yapıya zarar vermemesi için mühendislik simülasyonları yapılmıştır. Ana salona eklenen iki yapısal sütunun konumu da bu radar taramalarının belirlediği zayıf noktalara göre saptanmıştır. Bu yöntem, müdahaleyi tahminden çıkarıp ölçüme dayandırmaktadır. Mimar Sinan’ın asırlar önce gözlemle uyguladığı güçlendirme mantığı, bugün sayısal modellemeyle sürdürülmektedir.
Yer altı tünellerinde ne bulunmuştur?
Radar taramaları sonucunda tespit edilen antik tünellerden 1.068 ton toprak ve balçık çıkarılmıştır. Ayrıca batı bahçesi ve kuzey cephesi altında hipoje adı verilen antik yer altı defin yapıları incelenmeye başlanmıştır.
Temizlik, yapının temelindeki nem dengesini sağlamak ve zeminin nefes almasını kolaylaştırmak için hayati önem taşır. Yedi farklı hat üzerinde yürütülen bu çalışma, antik havalandırma kanallarını da yeniden işler hale getirmiştir. Hipojelerin varlığı, mabedin inşa edildiği bölgenin çok eski dönemlerden beri kutsal bir nekropol alanı olarak kullanıldığına dair somut veriler sunmaktadır. Böylece tepenin kutsallığı, ilk kilisenin inşasından çok daha eski bir katmana kadar geri gitmektedir.
Restorasyon caminin ziyaret atmosferini nasıl etkilemektedir?
Ana harimdeki merkezi aydınlatma sistemi güvenlik gerekçesiyle geçici olarak sökülmüştür. İki büyük yapı iskelesi kurulmuş ve kubbe içine yüksek çözünürlüklü bir kanvas perde gerilmiştir.
Aydınlatmanın kaldırılması mekânı daha loş bir hale getirmiş, restorasyonun ciddiyetini hissettiren bir huşu sessizliği doğurmuştur. Kanvas perde üzerinde kubbenin hat ve süsleme detaylarının simülasyonu sergilenmektedir. Bu çözüm, ziyaretçilerin mekânın ölçeğini ve tezyinatını iskelelerin ardında dahi kavrayabilmesini hedefler. Kubbedeki Nur Suresi yazısı fiziksel olarak koruyucu örtülerle çevrelenmiş olsa da, asırlık sanatın ziyaretçinin dimağında diri tutulması gözetilmiştir.
Hikayeler ve Rivayetler
İmparator I. Justinianos açılış günü ne söylemiştir?
Kaynaklarda aktarıldığına göre İmparator I. Justinianos, açılış günü mabedin içine girdiğinde şükrünü dile getirmiş ve ardından Kudüs’teki Hz. Süleyman Mabedi’ni kastederek “Ey Süleyman, seni geçtim” diye seslenmiştir.
Bu ifade, belgelenmiş bir anekdot olarak aktarılır ve tarihçi Prokopios’un anlatısına dayanır. Sözün taşıdığı iddia, yalnızca kişisel bir gurur değil, imparatorluk mimarisinin kadim bir referansla hesaplaşma arzusudur. Beş yıl gibi kısa bir sürede tamamlanan bir yapının karşısında söylenmiş olması, inşaat sürecinin dönemin insanlarında bıraktığı etkiyi de gösterir. Bu cümle, asırlar boyunca mabede atfedilen aşkınlık duygusunun ilk kayıtlı ifadesi olarak kabul edilir.
Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri fethin ardından hangi mısraları okumuştur?
Kaynaklarda aktarıldığına göre Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri, harap haldeki yapıyı gördüğünde üzüntüsünü Farsça mısralarla dile getirmiştir. Mısralar, terk edilmişliği örümcek ve baykuş imgeleriyle betimler.
Mısraların Türkçe karşılığı şöyledir: “Kayser’in sarayında örümcek perdedarlık yapıyor, Efrasiyab’ın burçlarında baykuş nöbet tutuyor.” Bu beyit, fethin coşkusu içinde söylenmiş bir zafer nidası değil, geçiciliğe dair bir tefekkür ifadesidir. Aynı hükümdarın hemen ardından yapıyı onartıp kendi vakfına bağlaması, bu tefekkürün pratiğe dönüşmüş halidir. Vakfiyede yapının “kenise-i nefise-i münakkase” olarak anılması ve nakışların korunarak zenginleştirilmesinin emredilmesi, aynı bakışın devamıdır.
Terleyen Sütun hakkında ne anlatılır?
Yapının kuzey nefinde bronzla kaplı bir sütun bulunur. Halk arasında Terleyen Sütun veya Dilek Sütunu olarak anılan bu unsurun şifalı olduğuna ve dilekleri gerçekleştirdiğine inanılır.
Bu anlatı bir rivayet niteliğindedir ve tarihsel bir belgeye değil, halk arasında aktarılan bir inanışa dayanır. Rivayete göre sütunun yüzeyindeki nem, ziyaretçilerin dileklerine verilen bir karşılık olarak yorumlanmıştır. Bu tür anlatılar, mabedin yalnızca yönetici sınıfın değil, sıradan insanın da hafızasında yer edindiğini gösterir. Ziyaretçiler asırlar boyunca bu köşede durup bir dilek tutmuş ve böylece taşa kişisel bir hikâye eklemişlerdir. Anlatının kendisi, yapının sosyal hafızadaki yerinin bir parçasıdır.
Mermer Kapı neden Cennet ve Cehennem Kapısı olarak anılır?
Güney galeriyi batı galerisinden ayıran Mermer Kapı, halk arasında Cennet ve Cehennem Kapısı olarak anılır. Rivayete göre kapının bir yüzü cenneti, diğer yüzü ise cehennemi temsil etmektedir.
Bu adlandırma bir rivayettir; kapının belgelenmiş tarihsel işlevi ise başkadır. Aynı kapının bulunduğu mekânda yılında İmparator Manuel Komnenos döneminde dini ve siyasi kararların alındığı Sinod Meclisi toplanmıştır. Bir yandan meclis kararlarının alındığı ciddi bir eşik, diğer yandan halk muhayyilesinde ahiret imgeleriyle anılan bir geçit olması, mabedin iki ayrı hafıza katmanını aynı taşta buluşturur. Ziyaretçi, kapının önünde hem resmi tarihe hem de halk anlatısına aynı anda temas eder.
Sonuç
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi, İstanbul’un birinci tepesinde bir mimarlık eserinden fazlasını temsil eder; üç kez inşa edilen, iki medeniyetin estetiğini aynı kütlede taşıyan ve asırlar boyunca hiç kesintiye uğramayan bir bakım ilişkisiyle ayakta duran bir hafıza mekânıdır. Trallesli Anthemios ile Miletli İsidoros’un bazilikal planı merkezi kubbeyle birleştiren kararı, mimarlık tarihinde bir eşik oluşturmuş; Mimar Sinan’ın payandaları ve minareleri ise bu eşiği asırlara taşıyan statik zırhı örmüştür. Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin vakfiyesiyle korunan mozaikler, Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin kubbeye işlediği Nur Suresi ve haziredeki İznik çinileriyle bezeli türbeler, bu yapının katman katman büyüyen bir kültürel emanet olduğunu gösterir. Bugün kubbe eteğindeki kırk pencereden süzülen ışığın altında ayakta duran ziyaretçi, taşın ağırlığıyla nurun hafifliğinin buluştuğu o eşsiz noktada, İstanbul’un ruhunun neden asırlardır bu tepede aranageldiğini kendiliğinden kavrar.
Kaynakça
- Ayasofya Müzesi Resmi Kurum Yayını, ayasofyamuzesi.gov.tr
- Hagia Sophia – Muze Istanbul kurum kayıtları
- History of Hagia Sophia – Ayasofya Camii
- The Trust of Fatih Sultan Mehmed Khan, The Common Heritage of Humanity (Ayasofya Camii yayını)
- The Spatial, Structural, and Administrative Evolution of the Hagia Sophia Grand Mosque
- Science-led Restoration of Istanbul’s Iconic Hagia Sophia Advances on Schedule, Hürriyet Daily News
- Hagia Sophia Dome Restoration Enters New Phase with Protective Roof Covering, Türkiye Today
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin Ziyaret ve Ulaşım Bilgileri
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin ziyaret saatleri nelerdir?
Cami, ibadet alanı olarak sabah namazından yatsı namazının bitimine kadar, yaklaşık 05:00 ile 23:00 saatleri arasında açıktır. Galeri katını gezecek ziyaretçiler için giriş saatleri her gün 09:00 ile 19:30 arasındadır.
Bu ikili saat düzeni, mabedin iki farklı işlevini aynı gün içinde ayrıştırmak üzere kurgulanmıştır. Alt kat tamamen ibadete ayrılmış ve ücretsizdir. Üst galeri ise tarihi ve mimari detayların incelenebileceği bir gezi güzergahı olarak düzenlenmiştir. Namaz vakitlerinde harimde kalabalığın yoğunlaştığını, özellikle cuma günü öğle saatlerinde ibadet trafiğinin arttığını hesaba katmak yerinde olur. Sabahın erken saatleri, kubbe eteğindeki pencerelerden düşen ışığın en berrak olduğu andır.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’ne toplu taşıma ile nasıl gidilir?
En kolay ulaşım yolu T1 Kabataş-Bağcılar tramvay hattıdır. Sultanahmet durağında inildiğinde birkaç dakikalık yürüyüşle camiye ulaşılır. Anadolu yakasından gelenler Marmaray ile Sirkeci istasyonunda inip tramvaya aktarma yapabilir.
Kadıköy veya Üsküdar’dan hareket edenler için bir diğer seçenek, Eminönü vapuruna binip oradan tramvayla devam etmektir. Bu güzergah, mabede deniz üzerinden yaklaşma imkânı sunduğu için siluetin ufukta belirişini izlemeye elverişlidir. Sultanahmet durağından caminin avlusuna kadar olan kısa yürüyüş yayalaştırılmış alanlardan geçer. Tarihi Yarımada’nın yoğunluğu düşünüldüğünde tramvay hattı, hem zaman hem de öngörülebilirlik açısından en güvenli tercihtir.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’ne özel araçla nasıl ulaşılır ve otopark durumu nedir?
Eminönü veya Kennedy Caddesi olarak bilinen Sahil Yolu üzerinden Sultanahmet tabelaları takip edilerek bölgeye ulaşılabilir. Ancak Sultanahmet Meydanı ve çevresindeki yolların büyük bölümü araç trafiğine kapalıdır.
Özel araçla gelenlerin araçlarını Cankurtaran sahilindeki İSPARK alanlarına veya Topkapı Sarayı ile Sultanahmet yakınındaki özel ücretli otoparklara bırakması gerekmektedir. Bu noktalardan mabede yürüyerek çıkılır. Bölgedeki yoğun trafik ve park sorunu nedeniyle toplu taşıma şiddetle önerilir. Yayalaştırılmış dokunun bir avantajı da vardır: araçtan uzaklaştıkça meydanın sessizliği artar ve ziyaretçi mabede aynı yavaşlıkla yaklaşır.
Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin cemaat kapasitesi ne kadardır?
Yapının iç harim alanında aynı anda yaklaşık 18.000 ile 20.000 kişi namaz kılabilmektedir. Dış avlu ve meydan alanlarının dahil edildiği büyük cuma veya bayram namazlarında bu kapasite yaklaşık 30.000 kişiye kadar çıkmaktadır.
Yaklaşık 7.500 metrekarelik harim alanı, bu kapasitenin fiziksel karşılığıdır. Cuma, bayram veya Kadir Gecesi gibi özel günlerde dış avlu ve Ayasofya Meydanı da cemaat tarafından doldurulur ve toplam kapasite 30.000 kişiyi aşar. Bu rakamlar, mabedin yalnızca bir anıt değil, işleyen bir toplu ibadet mekânı olduğunu gösterir. Safların kubbenin altında birleştiği anda, 55 metrelik hacim tek bir sesin akustiğiyle dolar ve yapının kurgulandığı ölçek asıl anlamına kavuşur.
Ayasofya Camii'nin Mühendislik Dehası ve Teknik Kanıtları
Kanıt 1: Ana Kubbenin Ölçüsel Verileri
İddia: Ana kubbenin zeminden yüksekliği 55.60 metredir; çapı kuzey-güney doğrultusunda 31.87 metre, doğu-batı doğrultusunda 30.86 metredir ve eteğinde 40 pencere bulunur.
Kaynak: Ayasofya Müzesi resmi kurum yayını (ayasofyamuzesi.gov.tr) ve Hagia Sophia - Muze Istanbul kurum kayıtları.
Metot: Kurum yayınındaki mimari tanım bölümünde verilen ölçüler doğrudan alınmış, iki bağımsız kurum kaydında karşılaştırmalı olarak teyit edilmiştir.
Kanıt 2: Vakıf Statüsü ve Tapu Tescili
İddia: Yapı, 1462 tarihli vakfiyeyle Fatih Sultan Mehmed Han Vakfı'nın mülküdür ve 1936 tarihli tapu senedinde 57 pafta, 57 ada, 7. parselde türbe, akaret, muvakkithane ve medreseden oluşan bir bütün olarak tescillidir.
Kaynak: 1462 tarihli Fatih Sultan Mehmed Han vakfiyesi, 1936 tarihli tapu senedi ve Ayasofya Müzesi resmi kurum yayını.
Metot: Vakfiye metnindeki şart maddesi ile tapu senedindeki parsel kaydı çapraz okunmuş; 10 Temmuz 2020 tarihli Danıştay kararının bu tescile dayandığı belgeler üzerinden doğrulanmıştır.