Tarihsel Bağlam ve Vakıf Süreci
Büyük Selimiye Camii’ni kim yaptırmıştır?
Büyük Selimiye Camii’ni Sultan III. Selim Han yaptırmıştır. Padişah, yapının bütün masrafını devlet hazinesinden değil, kendi şahsi servetinden karşılamıştır. Cami, Üsküdar sahilindeki Kavak Sarayı arazisi üzerinde yükselmiştir. Bu tercih, esere kişisel bir adak niteliği kazandırır.
Bir selatin camiinin finansmanının padişahın şahsi kesesinden karşılanması, Osmanlı vakıf geleneğinde niyetin saflığına yapılan bir vurgudur. Kültür Envanteri kaydında yapının Kavak Sarayı arazisinde ve tamamen banisinin özel serveti ile inşa ettirildiği belirtilir. Bu bilgi, Selimiye’yi bir devlet yatırımı olmaktan çıkarıp Sultan III. Selim Han’ın kendi reform ideali ile kurduğu manevi bağın somut karşılığına dönüştürür. Ziyaretçi, avluya adım attığında yalnızca bir hanedan nişanesinin değil, bir hükümdarın şahsen üstlendiği bir hayrın önünde durduğunu bilmelidir.
Caminin temeli ne zaman atılmış ve ibadete ne zaman açılmıştır?
Caminin temeli 26 Nisan tarihinde atılmıştır. Yapı, yaklaşık üç yıllık bir inşaat sürecinin ardından 5 Nisan tarihinde ibadete açılmıştır. Bazı kaynaklarda yapım aralığı 1789-1807 veya 1801-1805 olarak da zikredilir.
Tarih aralıklarındaki bu çeşitlilik, Osmanlı inşaat kayıtlarında proje kararının, temel atma töreninin ve açılışın ayrı ayrı tarihlenmesinden kaynaklanır. Arşiv ve envanter kayıtlarında kesin olarak sabitlenen iki eşik vardır: 26 Nisan 1802 temel, 5 Nisan 1805 ibadete açılış. Caminin kitâbesinde yapının “mücessem bir nur”, yani cisimleşmiş bir aydınlık olarak tanımlanması, bu üç yılın sonunda ortaya çıkan eseri taşın diliyle söylenmiş bir dua haline getirir. Kubbenin gökyüzünü, pencerelerin ilahi aydınlığı temsil ettiği bir mimari gelenekte, kitâbenin bu ifadesi yapının bütün estetik programını tek bir kelimede özetler.
Caminin inşaatını hangi mimarlar yürütmüştür?
Büyük Selimiye Camii’nin mimarı kesin olarak bilinmemektedir. İnşaat, birbirini izleyen başmimarların görev değişimiyle ilerlemiştir. Çalışmalara Hassa Başmimarı Mehmed Arif Ağa döneminde başlanmış, süreç Mimar Halifesi Musa Ağa’nın yürüttüğü işlerle 1805’te tamamlanmıştır.
Bir sultan camiinin tek bir mimar imzası taşımaması, klasik dönem alışkanlığına göre alışılmadıktır. Kaynaklarda aktarıldığına göre yapıya Hassa Başmimarı Mehmed Arif Ağa ile başlanmış, plânların büyük ölçüde ona ait olduğu düşünülmüştür. Bir yıl sonra göreve Başmimar İbrahim Kamil Ağa gelmiş, kısa sürede ayrılmıştır. Yerine geçen Başmimar Kasım Ağa da uzun süre kalamamış, işi Mimar Halifesi Musa Ağa devralmıştır. Bazı kaynaklar ise başlangıcı Hassa Başmimarı Mehmed Arif Ağa’ya, bitişi Başmimar Ahmed Nûreddin Ağa’nın başmimarlığı dönemine bağlar. Bina emini olarak Uzun Hasan Efendi veya Hüseyin Efendi isimleri, taşeron olarak da Foti Kalfa anılır. Bu zincir, Selimiye’yi tek bir dehanın değil, bir kurumun ve bir dönemin ortak eseri kılar.
Caminin vakıf geliri nasıl sağlanmıştır?
Caminin vakıf geliri, çevresine kurulan üretim ve ticaret yapılarıyla sağlanmıştır. Sultan III. Selim Han, mabedin çevresine çatma kumaş tezgâhları yani çatmâhâne yaptırmış, bu tezgâhların geliri caminin akarı olarak vakfedilmiştir.
Osmanlı vakıf sisteminde bir mabedin ayakta kalması, ona bağlanan akarın sürekliliğine bağlıdır. Kültür Envanteri kaydında, cami inşası sırasında mabedin çevresine kurulan çatma kumaş tezgâhlarının doğrudan caminin vakıf geliri olarak değerlendirildiği aktarılır. Bu tercih, Selimiye’yi salt bir ibadet yapısı değil, kendi ekonomisini üreten canlı bir organizma haline getirmiştir. Aynı kayıtta bu tezgâh yapılarının bugün Selimiye Camii yanında bomboş bir meydan hâlinde kaldığı, harabesinin dahi mevcut olmadığı belirtilir. Ziyaretçinin bugün geçtiği o sessiz açıklık, bir zamanlar caminin nefesini besleyen atölyelerin yeridir.
Kavak Sarayı Arazisi ve Yer Seçimi
Büyük Selimiye Camii neden Kavak Sarayı arazisine inşa edilmiştir?
Cami, Üsküdar sahilindeki Kavak Sarayı arazisine inşa edilmiştir. Mehmet Paşa Sarayı adıyla da bilinen bu sahil sarayının arazisi geniş, merkezi ve lojistik açıdan elverişlidir. Bu genişlik, caminin yanına kapsamlı bir külliye kurulmasına imkan tanımıştır.
Üsküdar Belediyesi e-rehber kaydında Kavak Sarayı, Mehmet Paşa Sarayı adıyla anılan bir sahil sarayı olarak tanımlanır. Osmanlı saray mimarisinde sahil sarayları, padişahın hem dinlenme hem de idari işler için kullandığı geniş arazilere kurulur. Sultan III. Selim Han’ın bu araziyi seçmesi, tek bir cami için değil; mektep, hamam, dükkânlar, hanlar ve dârüttıbâayı içeren bir külliye ile bunun ötesinde planlı bir yerleşim dokusu tasarlamak için gereken alanı sağlamıştır. Yer seçimi bu yönüyle bir estetik tercih değil, bir program kararıdır.
Kavak Sarayı arazisi inşaat sürecinde nasıl bir rol üstlenmiştir?
Kavak Sarayı arazisi, inşaat sürecinde bir şantiye ve lojistik üssü işlevi görmüştür. Taş, kereste, kireç ve demir aksamın depolanması ile işlenmesi bu geniş sahil arazisinde yürütülmüştür. Sahil konumu, malzemenin deniz yoluyla doğrudan indirilmesini sağlamıştır.
Bu ölçekte bir külliyenin üç yıl gibi bir sürede tamamlanabilmesi, malzeme akışının kesintisiz sürmesine bağlıdır. Kerestehâne, mumhâne ve hanların aynı bölgede konumlanması, arazinin inşaat öncesinde ve sonrasında bir altyapı sunduğunu gösterir. İstanbul Boğazı üzerinden gelen yüklerin gemilerle doğrudan sahile indirilebilmesi, kara nakliyesinin getireceği zaman ve maliyet yükünü ortadan kaldırmıştır. Bu yönüyle Kavak Sarayı arazisi, yapının yalnızca fiziksel zemini değil, aynı zamanda reformist bir şehir projesinin uygulama sahası olmuştur.
Mimari Analiz ve Yapısal Özellikler
Büyük Selimiye Camii hangi mimari üslupta inşa edilmiştir?
Büyük Selimiye Camii, Osmanlı Baroku üslubunda inşa edilmiştir. Yapının bazı detaylarında ise Ampir üslubunun etkileri görülür. Cami, bu üslubun İstanbul’daki en belirgin ve en olgun örneklerinden biri kabul edilir.
TDV İslam Ansiklopedisi’nin Selimiye Camii ve Külliyesi maddesinde yapı, Osmanlı Baroku diye adlandırılan üslubun karakteristik örneklerinden biri olarak tanımlanır. Bu üslup, klasik Osmanlı mimarisinin geometrik dinginliğini terk ederek yüzeyi hareketlendirir, ışık ile gölgeyi bir kompozisyon aracına dönüştürür. Selimiye’de bu anlayış cepheden iç mekâna kadar tutarlı biçimde izlenir. Ampir etkilerinin bazı detaylarda belirmesi ise yapının 19. yüzyılın başında, iki üslup arasındaki geçiş eşiğinde durduğunu gösterir. Ziyaretçi burada Osmanlı mimarisinin dilini değiştirdiği anı, tek bir yapının bedeninde okuyabilir.
Caminin kubbe ve kemer sistemi nasıl kurgulanmıştır?
Caminin ana kubbesi, silmelerle belirlenen dört büyük kemere oturur. 14,60 metre çapındaki merkezi kubbe, dört küçük kubbe ile desteklenir. Köşelerde yer alan süslemeli ağırlık kuleleri yapının yüksekliğini vurgular.
Envanter kayıtlarında merkezi kubbenin çapı 14,60 metre olarak verilir ve dört küçük kubbeyle desteklendiği belirtilir. Bu kurgu, klasik Osmanlı şemasının Barok dönemdeki yorumları arasında değerlendirilir. Kubbe geçişinde ve kasnakta vurgulu biçimde öne çıkan askı kemerleri, taşıyıcı sistemi gizlemek yerine estetik bir unsura dönüştürür. Kasnaktaki pilastraların profillerinin kıvrımlı olması, düz ve sade klasik kasnaklardan ayrılan bir Barok karakteri ortaya koyar. Kubbenin altında duran cemaat için bu form, gökkubbenin ve tevhidin, yani birliğin mekândaki karşılığıdır; dört kemer ise o birliği taşıyan dört yönün sessiz temsili gibidir.
Caminin cephelerinde hangi Osmanlı Baroku unsurları görülür?
Cephelerde “S” ve “C” formlu kıvrımlar, deniz kabuğu motifleri ve kartuşlar dikkat çeker. Kuvvetli silmeler ile sütunçeler yüzeyde ritmik bir bölüntü oluşturur. Farklı boyut ve şekillerdeki pencere düzenleri cepheye hareket kazandırır.
Barok anlayışın en belirgin işareti, yüzeyin durağan bırakılmamasıdır. Selimiye’nin cephelerinde dalgalı ve kıvrımlı hatlar, mimarinin dinamik çizgi anlayışını taşır. Yatay ve düşey bölüntüleri vurgulayan güçlü silmeler ile küçük sütunçeler, duvarı bir yüzey olmaktan çıkarıp bir kompozisyona dönüştürür. Bazı kesimlerde kemerli, bazı kesimlerde düz atkılı pencerelerin bir arada kullanılması bu hareketliliği artırır. Yapısal bir zorunluluktan ziyade estetik amaçla eklenen kornişler ve yüzeyi parçalayan plastır şeritleri, Barok’un yüzeyi canlandırma eğilimini açıkça gösterir. Pencere üstlerinde, nişlerde ve bazı yüzeylerde beliren deniz kabuğu kabartmaları ile yazıları çerçeveleyen kartuşlar ise bu dekorasyon dilinin en sık başvurduğu unsurlardır.
Hünkâr mahfili ve son cemaat yeri neden yenilikçi kabul edilir?
Hünkâr mahfili, köşk biçiminde bir kütle olarak son cemaat yeriyle bütünleşir ve yapıya dıştan bir kanat gibi eklenir. Bu çözüm, önceki örneklerde görülmeyen yeni bir buluştur. Mahfilin asimetrik kütlesi, klasik simetriden bilinçli olarak kaçınır.
Klasik Osmanlı camiinde hünkâr mahfili çoğunlukla ana mekânın içine yerleşen bir bölümdür. Selimiye’de ise mahfil, son cemaat yeriyle kaynaşarak bağımsız bir köşk kütlesine dönüşür ve yapının silüetine dıştan eklemlenir. TDV İslam Ansiklopedisi maddesinde bu düzenleme, Selimiye’de görülen yeniliklerden biri olarak kaydedilir. Asimetrik kütlenin yarattığı dengesizlik bir kusur değil, Barok’un serbest ve dinamik kütle anlayışının bilinçli tercihidir. Ana mekânın iki yanındaki revaklı yan galeriler ise kütleyi dıştan hareketlendirirken iç mekânda da mekânsal katmanlar yaratır; bu galerilerin altında abdest muslukları yer alır. Böylece yapı, arınma ile ibadeti aynı mimari kurgunun iki kademesi haline getirir.
Caminin avlusu ve giriş kapıları nasıl düzenlenmiştir?
Caminin revaklı bir avlusu yoktur ve beden duvarları avlu duvarlarına paralel değildir. Yüksek bir kaide üzerinde duran yapıya, avludan yükselen üç yönlü geniş merdivenlerle ulaşılır. Avlunun tak biçiminde tasarlanmış dört büyük girişi bulunur.
Revaklı avlunun bulunmaması ve beden duvarlarının avlu duvarlarına paralel gitmemesi, klasik şemadan en keskin ayrılışlardan biridir. Avunduk Mimarlık’ın 2021 tarihli Üsküdar Selimiye Camii ve Külliyesi restorasyon dosyasında, tak şeklinde tasarlanan büyük kapıların bazılarının hem iç hem dış cephelerinde Kur’an ayetleri yazılı kitabelerle bezendiği belirtilir. Bu anıtsal girişler, Barok’un gösterişli kapı anlayışını taşır. Yüksek kaideye üç yönlü geniş merdivenlerle çıkılması ise mekâna dramatik bir giriş kurgusu kazandırır ve Barok mimarinin mekânsal teatrallik arayışıyla ilişkilendirilir. Manevi düzlemde bu merdivenler, ziyaretçinin sokağın gürültüsünden basamak basamak yükselerek sekineye, yani iç sükûnete geçişini biçimlendirir. Dış cephede yer alan kuşevleri de yapıyı çevresindeki canlıya açan, mabedin merhametini mimariye tercüme eden küçük ama anlamlı detaylardır.
Caminin iç mekânında mihrap ve minber hangi malzemeden yapılmıştır?
Caminin mihrabı ve minberi somaki mermerden yapılmıştır. Bu camide kullanılan somaki, gri tonlu damarlı sert porfir karakterindedir. Minber, mahfiller, kapı ve pencere elemanlarındaki ahşap işçilik ise dönemin Barok süsleme anlayışını yansıtır.
Somaki, Osmanlı mimarisinde nadiren ve ancak en özenli işlerde kullanılan bir malzemedir; sertliği nedeniyle işlenmesi büyük ustalık ister. Envanter kayıtlarında Selimiye’nin mihrap ve minberinde kullanılan bu malzeme ve işçiliğin, 19. yüzyılın ilk önemli Barok dönem örneklerinden birini oluşturduğu belirtilir. Mihrabın malzemedeki bu ağırlığı, kıble yönünü iç mekânın ağırlık merkezi haline getirir. Ahşap işçiliğin hem içte hem dış cephede sürdürülmesi ise yapının bezeme dilinin kabuk ile çekirdek arasında kesintiye uğramadığını gösterir. Cemaat, mihraba yöneldiğinde taşın soğuk sertliği ile ahşabın sıcaklığının aynı kompozisyonda buluştuğu bir mekânda durur.
Büyük Selimiye Camii’nin kaç minaresi vardır?
Büyük Selimiye Camii’nin iki minaresi bulunur. Her iki minare de birer şerefelidir. Çift minare, yapının selatin camii yani hanedan camii statüsünün mimari işaretlerinden biridir.
Osmanlı geleneğinde minare sayısı, banisinin hanedan içindeki konumunu bildiren sessiz bir protokol dilidir. Selimiye’nin iki minaresi, yapının bir sultan camii olarak kurulduğunu Üsküdar siluetine ilan eder. Minarenin dikey yükselişi, tasavvufi okumada tevhidi simgeleyen “elif” harfinin taştaki karşılığı olarak yorumlanır; şerefe ise ezanın şehre yayıldığı eşiktir. Marmara’ya hâkim bu noktada iki minarenin yükselmesi, sesin hem karaya hem denize açılmasını sağlayan bir konumlandırmadır. Yapının köşelerindeki süslemeli ağırlık kuleleri de bu dikey vurguyu destekleyerek siluetin bütününü yukarı doğru çeker.
Külliye Sistemi ve Sosyal İşlev
Selimiye Külliyesi hangi yapılardan oluşuyordu?
Selimiye Külliyesi, klasik sultan külliyelerinin çok ötesinde geniş bir yapı grubundan oluşuyordu. Cami ile birlikte mektep, Nakşibendî zâviyesi, dârüttıbâa, hamam, 97 dükkân, 10 mesken, meşruta ve dört çeşme bu programın parçasıydı.
TDV İslam Ansiklopedisi’nin Selimiye Camii ve Külliyesi maddesinde aktarılan envanter, külliyenin ölçeğini açıkça ortaya koyar. Sıbyan mektebi ve içinde küçük bir mescid barındıran Nakşibendî zâviyesinin yanında; tıp eğitimi veren dârüttıbâa, hamam, kerestehâne, mumhâne, beş boyacı ve bir iplik ağartıcı yeri bulunuyordu. Ticari omurgayı 48-49 odalı yedi ayrı sandalcılar hanı, yani ipekli dokuma hanları, pınar esnafı hanı ve francala fırını oluşturuyordu. Bu envanter, Selimiye’yi bir ibadet merkezi olmaktan çıkarıp eğitim, sağlık, üretim ve ticareti aynı vakıf çatısı altında toplayan bütüncül bir sosyal organizmaya dönüştürür. Osmanlı külliye anlayışında mabet, şehrin kalbi olduğu kadar ekonomisinin de damarıdır; Selimiye bu ilkenin en geç ve en iddialı uygulamalarından biridir.
Külliyenin hangi yapıları günümüze ulaşmıştır?
Külliyenin yapılarından günümüze caminin yanı sıra hamam, muvakkithâne, sıbyan mektebi ve bir çeşme ulaşabilmiştir. Sıbyan mektebi bugün halk kütüphanesi olarak kullanılmaktadır. Hanlar, kerestehâne, mumhâne ve dârüttıbâa gibi yapılar ise ortadan kalkmıştır.
Vakıf kayıtlarında yer alan zengin envanter ile bugün ayakta duran yapı sayısı arasındaki fark, İstanbul’un iki yüzyıllık kentsel dönüşümünün en somut ölçüsüdür. Ticari ve sınai işlevli birimler, üretim biçimleri değiştikçe ekonomik karşılığını yitirmiş ve korunamamıştır. Buna karşılık dinî, eğitsel ve zaman ölçümüne dair işlevi olan yapılar, yani cami, sıbyan mektebi ve muvakkithâne ayakta kalmıştır. Sıbyan mektebinin halk kütüphanesine dönüşmesi ise özellikle anlamlıdır: yapı, işlevini değiştirmeden özünü korumuş, iki asır sonra hâlâ bilgi aktaran bir mekân olarak yaşamaktadır.
Dârüttıbâa ve Tıp Eğitiminin Modernleşmesi
Külliyedeki dârüttıbâa ne işe yarıyordu?
Dârüttıbâa, külliye içinde tıp eğitimi veren bir okul ve medrese olarak işlev görüyordu. Osmanlı’da bu terim, hekimlerin yetiştiği ve bazen hasta bakımının da yapıldığı kurumları ifade eder. Yapı, Nizâm-ı Cedit reformlarının sağlık alanındaki yansımasıdır.
TDV İslam Ansiklopedisi maddesinde dârüttıbâa, külliyenin eğitim ve sağlık birimlerinden biri olarak kaydedilir. Bu yapı, klasik medrese tıp eğitiminin yanı sıra daha modern tıp bilgisi ve uygulamalarının aktarıldığı bir mekân olarak işlev görmüştür. Sultan III. Selim Han’ın orduyu ve devleti modernleştirme çabası, burada askerî alandan taşarak sağlık ve eğitime uzanır. Özellikle yeni kurulan Selimiye Kışlası’ndaki Nizâm-ı Cedit askerleri ile çevredeki yeni mahalle sakinlerinin sağlık hizmetlerine erişimi bu birim üzerinden sağlanmıştır. Külliyenin bir mabet etrafında hem ruhu hem bedeni gözeten bir düzen kurması, Osmanlı vakıf medeniyetinin merhamet anlayışının kurumsallaşmış hâlidir.
Dârüttıbâa neden günümüze ulaşmamıştır?
Dârüttıbâanın fiziksel kalıntıları günümüze ulaşmamıştır. Külliyedeki birçok yapı gibi bu birim de zaman içinde yıkılmış veya işlevini yitirerek ortadan kalkmıştır. Şehirleşme, depremler ve kurumların dönüşümü bu kaybın başlıca nedenleri olarak değerlendirilir.
Bir kurumun yok oluşu genellikle binasından önce işlevinden başlar. Dârüttıbâa’nın kaybı, 19. yüzyıl boyunca tıp eğitiminin merkezileşmesi ve daha büyük ölçekli kurumlara taşınmasıyla doğrudan ilişkilidir. Sultan III. Selim Han döneminde kurulan bu tür birimler, sonraki dönemlerde açılan Tıphâne-i Âmire gibi daha modern tıp okullarının öncülü sayılabilir. Bu yönüyle dârüttıbâa, yalnızca kaybolmuş bir külliye unsuru değil, Osmanlı tıp tarihinin modernleşme sürecinde atılmış erken bir adımdır. Bugün yerinde bir iz kalmasa da, kurduğu gelenek Türk tıp eğitiminin kurumsal hafızasında sürmektedir.
Şehircilik ve Çevre İlişkisi
Selimiye Külliyesi neden bir kentsel tasarım projesi olarak değerlendirilir?
Selimiye Külliyesi, çevresinde birbirini dik kesen sokaklarıyla planlı bir yerleşim alanı düzenlendiği için kentsel tasarım projesi sayılır. Bu düzenleme, Nizâm-ı Cedit reformlarını simgeleyen bir yeni şehir kurma girişimi olarak yorumlanır.
TDV İslam Ansiklopedisi maddesinde Selimiye’nin en çarpıcı yönünün yalnızca binaların çeşitliliği değil, kentsel ölçekte tasarlanmış bir yerleşim alanının düzenlenmiş olması olduğu belirtilir. Külliye yakınında bir sosyal merkez, Harem İskelesi çevresinde tekstil sanayii bölgesi ve ayrı konut bölgeleri öngörülmüştür. Birbirini dik kesen sokak dokusu, İstanbul’un organik olarak büyüyen geleneksel mahalle örgüsünden bilinçli bir kopuştur. Bu yönüyle Selimiye, Osmanlı şehir tarihinin erken modern kentsel tasarım denemelerinden biri kabul edilir. Yapı, bir reformun sadece kanunlarla değil, sokakların geometrisiyle de ilan edilebileceğini gösterir.
Harem İskelesi külliyenin ekonomik düzeninde nasıl bir rol üstlenmiştir?
Harem İskelesi, külliye programı kapsamında ticarî bir iskeleye dönüştürülmüştür. Sultan III. Selim Han, iskele çevresine kayıkçı ve hamal odaları inşa ettirmiştir. Bu düzenleme, bölgeyi deniz ticaretine bağlayan bir lojistik kapı hâline getirmiştir.
Bir külliyenin ayakta kalması, ürettiği malın pazara ulaşmasına bağlıdır. Sandalcılar hanlarında dokunan ipekli kumaşların ve çevredeki atölyelerin üretiminin sevk edilebilmesi için iskelenin ticari kapasiteye kavuşturulması zorunluydu. Kayıkçı ve hamal odalarının inşası, bu ticari akışı yürütecek insan gücünün barınma ihtiyacının da program dahilinde çözüldüğünü gösterir. Böylece cami, atölye, han ve iskele tek bir ekonomik zincirin halkaları hâline gelir. Selimiye’nin tasarımında ibadet ile üretim arasında bir hiyerarşi değil, karşılıklı bir besleme ilişkisi kurulmuştur.
Büyük Selimiye Camii'nin İnşaat Kronolojisi ve Külliye Envanteri
Kanıt 1: İnşaat Kronolojisinin Kesin Tarihleri
İddia: Büyük Selimiye Camii'nin temeli 26 Nisan 1802 tarihinde atılmış, yapı 5 Nisan 1805 tarihinde ibadete açılmıştır. Cami, Sultan III. Selim Han tarafından tamamen şahsi serveti ile inşa ettirilmiştir.
Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi "Selimiye Camii ve Külliyesi (İstanbul)" maddesi; Kültür Envanteri "Büyük Selimiye Camii" kaydı; caminin kitâbesi.
Metot: Kitâbe metni ile arşiv kayıtları çapraz karşılaştırıldı. Kaynaklarda 1789-1807 ve 1801-1805 gibi farklı aralıklar da geçtiği için, proje kararı ile temel atma ve açılış tarihleri ayrıştırıldı; yalnızca gün bazında sabitlenen iki eşik (26 Nisan 1802 ve 5 Nisan 1805) doğrulanmış veri olarak kabul edildi.
Kanıt 2: Külliyenin Kentsel Ölçekteki Yapı Envanteri
İddia: Selimiye Külliyesi klasik sultan külliyesi ölçeğini aşan bir programa sahiptir; cami, mektep, Nakşibendî zâviyesi, dârüttıbâa ve hamamın yanında 97 dükkân, 10 mesken, dört çeşme, kerestehâne, mumhâne ile 48-49 odalı yedi ayrı sandalcılar hanı içermiştir.
Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi "Selimiye Camii ve Külliyesi (İstanbul)" maddesi; Kültür Envanteri "Büyük Selimiye Camii" kaydı.
Metot: Vakıf kayıtlarına dayanan birim listesi kalem kalem çıkarıldı ve günümüze ulaşan yapı grubuyla (cami, hamam, muvakkithâne, sıbyan mektebi, bir çeşme) karşılaştırıldı. Sayısal değerler yalnızca kaynakta açıkça geçtiği biçimde aktarıldı; kaybolan birimler için tahmini rakam üretilmedi.