folder_openÜsküdar, Camiler, Tarihi Camiler
Hamdullah Paşa Camii , Üsküdar

Hamdullah Paşa Camii Tarihçesi

Hamdullah Paşa Camii, Çengelköy’de tarihi çınaraltında yer almaktadır.

Abdullah Paşa tarafından 1823 yılında yaptırılan bu cami küçük, kubbesiz bir camidir. Minaresi, diğer camilere nazaran küçük ve şerefesizdir. Caminin mihrabı çinilerle süslenmiştir.


Adres:
Çengelköy Mahallesi 34684 Üsküdar / İstanbul
Koordinat:
41.050594,29.052873
Enlem: 41°3’2.14¨N (41.050594)
Boylam: 29°3’10.34¨E (29.052873)
Yapılış Tarihi: 1823
Yaptıran: Abdullah Paşa
Tadilat: 1835 – 1963
Minare: 1
Kaç m²: 170 m²

Hamdullah Paşa Camii eski olduğundan ilk restorasyonunu 1835 yılında görmüştür. Daha sonra ise İnebolulu Hacı Mustafa Telli ile halkında yardımıyla 1963 yılında tekrar restore edilmiştir. Kapısını bir marangoz para olmadan yapmıştır.

Hamdullah Paşa Camii’ye Kemahlı Nurettin Menekşe imam olarak atanmıştır. 7 senelik bir çalışmadan ve çabadan sonra caminin etrafını temizletip 73 m² kareden, 170 m²’ye çıkartılmıştır. İmamla birlikte hayırsever cemaatin desteği ile büyülmüştür.

Caminin minaresi saç, şerefesi ise çinko ile kaplanmıştır.

Cami, Çınarlı Camii sokağı ve Pazarkayığı sokağı olmak üzere aralık sokaktan girilmektedir. Çınar ağacının altında yer almaktadır.

// MASALCI GEMINI 1 //
Boğaziçi’nin serin sularının, asırlık çınarların hışırtılı yapraklarıyla kadim bir sohbete tutuştuğu Çengelköy’de, zamanın durduğu, mekânın kendi içine doğru derinleştiği müstesna bir durak vardır. Çınarlı Camii Sokağı ile Pazarkayığı Sokağı’nın birbirine kavuştuğu dar aralıkta, İstanbul’un o telaşlı ve yorgun kalabalığından azade, sessiz bir sığınak gibi bekleyen Hamdullah Paşa Camii… İhtişamlı padişah camilerinin göğe yükselen kubbe ve minarelerine inat, toprağa ve insana yakın duran bu yapı, Boğaziçi’nin mütevazı ruhunu taşlara ve ahşaba nakşetmiş bir sırça köşktür. Caminin etrafını saran o devasa çınar ağacı, dallarıyla adeta bu mabedi dünyevi tehlikelerden koruyan bir şefkat perdesi gibi sarıp sarmalar; güneşin yakıcı ışıkları, yaprakların arasından süzülerek caminin avlusuna uhrevi bir nur gibi dökülür.

Osmanlı İmparatorluğu’nun dönüşüm sancıları çektiği, gelenek ile yeniliğin iç içe geçtiği 1823 yılında, Abdullah Paşa’nın naif bir hayratı olarak dünya sahnesine çıkan bu eser, banisinin niyetindeki ihlası mimari bir sadelikle günümüze taşır. Dönemin çalkantılı siyasi ikliminde, gücün ve gösterişin değil, huzurun ve içsel inzivanın mekanı olarak tasarlanmıştır. Bu yüzdendir ki, gök kubbeyi fethetmeye çalışan devasa taş kubbeler yerine, dervişane bir sükûneti simgeleyen düz ve ahşap bir tavanla örtülmüştür. Çatının altındaki sadelik, insanın kendi içine dönmesi, fani dünyanın ağırlıklarından sıyrılıp yaradan ile baş başa kalması için tasarlanmış felsefi bir boşluktur.

Mimari zarafetin detaylarda gizlendiği yapı, dışarıdan bakıldığında sıradan bir mahalle mescidi izlenimi verse de, eşiğinden içeri adım atıldığında bambaşka bir iklimin kapıları aralanır. Kıble duvarında müminleri karşılayan mihrap, adeta cennet bahçelerinden yeryüzüne düşmüş bir renk cümbüşüyle, eşsiz çinilerle bezenmiştir. Soğuk ve gösterişsiz duvarların arasında, sırrına erilemeyen bir okyanus gibi parlayan bu çiniler, sonsuzluğun ve ilahi güzelliğin sembolüdür; secdeye varan başlara cennetin kapılarını aralayan görsel bir zikir halkasıdır. Minaresi, İstanbul siluetine alışkın gözler için oldukça sıra dışıdır. Göklere meydan okuyan, ince işçilikli taş şerefelerin aksine, bu caminin minaresi küçük, şerefesiz ve tevazu doludur. Saç ile kaplanmış gövdesi ve çinkodan mamul şerefe makamı, dönemin denizci ve esnaf mahallesinin elindeki imkanların inançla nasıl şekillendiğinin en somut göstergesidir. Estetiğin madenle değil, manayla ölçüldüğü bu minare, ezan sesini rüzgâra, oradan da Boğaz’ın dalgalarına usulca emanet eder.

Zamanın yıpratıcı eli caminin bedenine dokundukça, mahallelinin ve cemaatin vefası devreye girmiş, mabet hiçbir zaman sahipsiz bırakılmamıştır. Daha inşa edilişinden on iki yıl sonra, 1835’te ilk büyük onarımını gören yapı, asıl hikâyesini 1960’ların o zorlu şartlarında yazmıştır. İnebolulu Hacı Mustafa Telli’nin öncülüğünde, mahalle halkının el ele verip harç kardığı 1963 restorasyonu, bir binanın onarılmasından ziyade, bir ruhun yeniden diriltilmesidir. Rivayet odur ki, bu restorasyon sırasında mabedin kapısını yapan marangoz ustası, emeğinin karşılığında tek bir akçe dahi kabul etmemiş, “Bizim kapımız Hakk’a açılır, dünyalık pahasını istemem” diyerek ahşaba sadece keskisinin değil, kalbinin de imzasını atmıştır. O kapıdan giren her yolcu, ahşabın damarlarında bu isimsiz ustaların sessiz zikrini duyar.

Caminin kaderini değiştiren bir diğer isim ise, buraya imam olarak atanan Kemahlı Nurettin Menekşe’dir. Yedi koca yıl boyunca bir bahçıvan sabrıyla çalışan bu din adamı, cemaatiyle omuz omuza vererek 73 metrekarelik bu küçük yuvayı, etrafındaki fazlalıklardan arındırıp 170 metrekarelik ferah bir ibadethaneye dönüştürmüştür. Taşın, toprağın ve insanın birbirine karıştığı bu büyüme, fiziksel bir genişlemeden öte, Çengelköy halkının manevi bir kucaklaşmasıdır.

Bugün, modern dünyanın gürültüsünden, hızından ve kibrinden kaçanlar için Hamdullah Paşa Camii; Pazarkayığı Sokağı’nın başındaki asırlık çınarın gölgesinde bekleyen bir nefeslenme durağıdır. İçeri adım atıldığı an, dışarıdaki çağın tüm kaosu silinir, ahşap kapının ardında sadece denizin kokusu, çinilerin serinliği ve yüzyılların biriktirdiği duaların yankısı kalır. O çınarın gölgesine sığınan bu yapı, madde ile mananın, deniz ile toprağın, tarih ile bugünün kusursuz bir uyumla buluştuğu; taşlarına tevazu, kubbesiz çatısına sonsuzluk nakşedilmiş bir İstanbul masalıdır.

// GEMINI 2 //
Boğaziçi’nin serin sularının, zamanın acelesine inat ağır ağır aktığı Çengelköy sahillerinde, asırlık bir çınarın koyu gölgesine sığınmış sükunet dolu bir sığınaktır Hamdullah Paşa Camii. Denizin iyot kokusunun, çınar yapraklarının hışırtısına karıştığı o eşsiz noktada, adeta dünyevi telaşlardan elini eteğini çekmiş bir derviş hüviyetiyle yükselir. Bu yapı, taşın, ahşabın ve madenin sadece bir barınak değil, aynı zamanda manevi bir kalkan olarak nasıl var olabileceğinin en sessiz ama en derin fısıltısıdır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun rüzgarlarının yön değiştirdiği, başkentin yavaş yavaş kabuk değiştirmeye başladığı 1823 yılında, Abdullah Paşa’nın emri ve iradesiyle inşa edilen bu kutlu mekan, ihtişamdan ziyade tevazunun bir abidesidir. Banisinin kalbindeki sadelik, doğrudan yapının silüetine yansımıştır. Büyük sultan camilerinin göğe meydan okuyan devasa kubbeleri veya gövdesini süsleyen çok katlı şerefeleri burada yerini, yaradanın karşısındaki küçüklüğü idrak etmiş bir teslimiyete bırakır. Zamanın yıpratıcı nefesi, denizin bitmek bilmeyen nemiyle birleştiğinde yapıyı erken yormuş olacak ki, inşasından yalnızca on iki yıl sonra, 1835’te ilk büyük onarımını görerek hafızasını tazelemek zorunda kalmıştır.

Mimari ve ilim, burada devasa kütlelerin mühendisliğinde değil, dar bir alanda sonsuzluğu hissettirebilme dehasında gizlidir. Çınarlı Camii Sokağı ile Pazarkayığı Sokağı’nın kesiştiği o dar aralıktan avluya adım atıldığında, ruhu kucaklayan o ilk his, mekanın ebatlarıyla değil, taşıdığı manevi aurayla ilgilidir. Başlangıçta yalnızca 73 metrekarelik mütevazı bir ibadet alanı olarak tasarlanan cami, klasik dönem Osmanlı mimarisinin görkemli şemalarından uzaktır. Kubbesiz bir yapıdır; zira burada amaç, taş bir kubbenin altında değil, doğrudan gök kubbenin sınırsızlığı altında secdeye varmaktır. Yapının en dikkat çekici ve belki de en mahzun unsuru olan minaresi, diğer cami minarelerine kıyasla oldukça narin, küçük ve şerefesizdir. Gövdesi sac, tepesi çinko ile kaplanmış bu minare, dünyevi süslerden, altından ve mermerden tamamen arınmış bir sadeliği temsil eder. Fakat içeride, mihrabın yüzeyini kaplayan o eşsiz çiniler, adeta cennet bahçelerinin bu küçük mekana yansıyan birer penceresidir; toprağın ateşle imtihanından doğan bu sanat, mekana emsalsiz bir renk ve derinlik katar.

Maneviyat ve sembolizm, Hamdullah Paşa Camii’nin her zerresinden okunabilir. Şerefesiz minare, insanın dünyadaki gösterişten uzak, sadece ezan-ı Muhammedî’nin sesini duyurmak için yükselen niyetini sembolize eder. Kubbesizlik, kulluk bilinciyle aradaki tüm perdeleri kaldırıp direkt arşa açılan bir duanın mimari karşılığıdır. Mihraptaki çinilerdeki mavi ve yeşilin her tonu ise, ebediyete duyulan özlemin, fani dünyadaki yansımalarıdır.

Şehir hafızası ve efsaneler, bu mütevazı yapının duvarlarına ince ince işlenmiştir. 1963 yılına gelindiğinde, zamanın yorgunluğunu omuzlarında taşıyan cami, İnebolulu Hacı Mustafa Telli öncülüğünde ve Çengelköy halkının omuz omuza vermesiyle adeta küllerinden yeniden doğmuştur. Rivayet odur ki, bu onarım sırasında mahalleden isimsiz bir marangoz, sırf ahirete açılan bir kapısı olsun niyetiyle caminin ahşap kapısını hiçbir dünyevi bedel kabul etmeden, sadece ilahi rıza için kendi elleriyle yontup takmıştır. Paranın değil, inancın ve vefanın inşa ettiği bir kapıdır o. Caminin kaderini değiştiren bir diğer isim ise, mihraba atanan Kemahlı Nurettin Menekşe olmuştur. Yedi yıl süren kesintisiz bir gayret, eşsiz bir çaba ve cemaatiyle kurduğu deruni bağ sayesinde, o 73 metrekarelik dar mekan, etrafı temizlenerek 170 metrekarelik ferah bir ibadethaneye dönüşmüştür.

Bugün modern İstanbul’un uğultusu, Çengelköy meydanındaki kalabalıklar ve bitmek bilmeyen hız tutkusu, asırlık çınarın altına gelindiğinde ansızın kesilir. Çınar yaprakları arasından süzülen güneş ışıkları, şerefesiz minarenin sac gövdesine vurduğunda, geçmişten bugüne uzanan o sessiz köprü yeniden kurulur. Hamdullah Paşa Camii, sadece tarihi bir yapı değil; karmaşanın ortasında soluklanmak, kendi içine doğru bir yolculuğa çıkmak isteyen her fani için zamanın durduğu, inancın zarafetle fısıldadığı bir huzur adasıdır.

Önceki yazı
Hacıllı Köyü Camii Fotoğraf Galerisi
Sonraki yazı
Hamdullah Paşa Camii , Üsküdar Fotoğraf Galerisi
keyboard_arrow_up